Kadının Dövülmesi Meselesi: Nisa 34 Bağlamında
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütçü
1/9/202651 min read
Kadının Dövülmesi Meselesi: Nisa 34 Bağlamında
A-Erkeklerin Kadınlar Üzerinde “Kavvam” Olması?
B-Nüşuz Nedir?
C-Nüşuzundan korkutuğunuz/endişe ettiğiniz kadınlar, ne demek?
D-Darabe Kelimesinin Anlamı
E-Darabe Fiilinin Gramer Yapısı Üzerine
F-Fiil–Harfi Cer İlişkisi Üzerine Yaygın Büyük Bir Yanılgı
G-“Vadribuhunne” İfadesinin Onlara Vurun/Dövün Olarak Anlamaya Engel İlke ve Gerekçeler
H-Kademeli Çözüm Yolları ve “Vav” bağlacı
İ-Neden “Uzaklaşın” Değil de “Uzaklaştırın”?
J-Nisa 34 ve Konunun Boyutları Üzerine
K-Erkeğin Nüşuzu nedir?
L-"Vadribuhunne" İfadesinin Benzer Lafızlardan Farkı ve Neden Tercih Edildiği
Nisa 34. Ayet ve 35. Ayet meali ve Sonuç
Giriş
Nisa Suresi 34. Ayette geçen "vadribuhunne" ifadesi, tarih boyunca çokça tartışılmış ve genellikle fiziksel şiddet çağrışımı yapan "vurmak" şeklinde çevrilmiştir. Vurma manası verildikten sonra da rivayet ve bir takım akıl yürütmelerle sınırları ve dövmenin adabı üzerine, Kuran’da belirtilmeyen sözde usuller geliştirilmeye çalışılmıştır.
Ancak bu yaklaşım, Kur'an'ın evlilikte adalet, merhamet ve barışçıl çözüm ilkeleriyle çelişir. İfade, Arapça'daki "darabe" fiilinin geniş anlam yelpazesi dikkate alınarak değerlendirildiğinde, fiziksel şiddet yerine "uzaklaştırmak" veya "geçici mesafe koymak", “ayrılmak” gibi daha kapsamlı ve bağlama uygun anlamlar taşıdığı gösterilmeye çalışılacaktır.
Kur'an, bireyler arası şiddeti yasaklar ve cezaların uygulanmasını kamu otoritesine bırakır. Zina gibi ağır suçlar için bile bireysel cezalandırmayı reddeden Kur'an, aile içi sorunların çözümünde kademeli ve uzlaşmacı yollar önerir. "vadribuhunne" ifadesinin bu bağlamda “geçici ayrılık” anlamında yorumlanması, hem dilbilimsel hem de bağlamsal açıdan daha tutarlı bir yaklaşımdır. Bu ifade, geçici bir çözüm sürecini, onurlu bir mesafelenmeyi ve böylece hakem mekanizmasının doğal biçimde devreye girmesini kolaylaştıran bir yapıya sahiptir.
Bu yazıda, "vadribuhunne" ifadesinin neden "uzaklaştırma (geçici ayrılık)" anlamında anlaşılması gerektiği, başta belirtilen maddeler çerçevesinde ele alınacaktır.
Fakat varacağımız noktayı ilk başta belirtmiş olsak da genellikle ayetin bu lafzına kadar ifadelere gerekli ihtimam gösterilmediğinden, biz ayetin en başından konuyu ele aldık ki öncelikle tablo net biçimde anlaşılsın. Bu noktada yazının başında ifade ettiğimiz düşüncemizi, detaylarıyla anlaşılması için yazının devamında sabırlı bir şekilde okunması, detaylara dikkat edilmesi elzemdir. Konuyla ilgili farklı yaklaşım, öneri, itiraz veya eleştiriler varsa da sonuca giderken ifade ettiklerimizin dikkate alınarak yapılmasını rica ederiz.
Yazımızda mümkün olduğunca Arapçayı hiç bilmeyenlerin veya yeni başlayanlar için de dediğimizi anlaması veya mukayase edip değerlendirme imkanı için gayret gösterilmiş, bu yüzden bazı teknik terimler, bilenler için sıkıcı olmasını göze alarak, bazen tekrarlara düşerek de açıklanmaya gayret edilmiştir.
A-Erkeklerin Kadınlar Üzerinde “Kavvam” Olması
Nisa suresinin 34. Ayeti en başta şu ifadeyle başlar.
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ …
Ayetin bu kısmına tefsirler ve mealler çeşitli manalar vermiştir. Bunlar ortak bir şekilde ifade edersek genelde şu şekildedir.
“Erkekler/kocalar, kadınlar/eşleri üzerinde gözeticidir/amirdir/yöneticidir/bakımını üstlenirler/üstündür/ yönetici ve koruyucudur/hakimdir.
Öncelikle şunu hemen belirtelim ki pek çok meal ve hatta neredeyse tamamı, Kuran’da kavvam ( mübalağa ismi fail olarak) kelimesinin geçtiği diğer yerlerde Nisa,135/Maide,8 ve Furkan 67’de doğal olarak yönetici, üstün, amir veya hakim manası vermemiştir. Hepsinde hemen hemen ortak mana gözetici (çokça gözeten) şeklindedir. Nitekim ismi fail olarak geldiği şu ayette de benzer manadadır.
اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ …
Her bir nefis üzerinde kazandıklarıyla birlikte gözeten kimdir?...Rad,33
Nitekim Arapçada “kame” fiili veya fiilimsileri “a’la” harfi ceriyle geldiğinde somut manada o şey üzerine dikilmek, ayakta durmak demektir. Bir kişi veya iş üzerinde olunca onu gözetmek manasına gelir. Burada gözetmek ne ile olur ve nasıl olur sorusu ortaya çıkacaktır. Ayetin ilk cümlesi henüz bitmemiştir. Devamında bunun nasıl, ne ile (bi harfi ceriyle) olduğu ifade edilmiştir.
Yine ilk ifadede kocalar ve karılar dememektedir. Erkekler/herifler ve kadınlar demektir ve bunlar yetişkin erkek ve kadınlardır. Yoksa sadece cinsiyet belirten ifadeler olsaydı zeker ve ünsa (erkek-dişi) kelimeleri veya bunların çoğullarını kullanılabilirdi. Ancak burada mesele üreme, çoğalma veya doğrudan biyolojik farklıları üzerinde değil, sosyal ve hukuksal rol ve görevler üzerine oturan bir meseleye dönecektir.
Ayetin anlatıma doğrudan “karı–koca” yerine “erkek–kadın” üzerinden başlaması da üzerinde durulması gereken bir inceliktir. Bu tercih, söz konusu düzenlemelerin yalnızca evlilik içi rollerle sınırlı olmadığını, daha temel bir insani ve ahlaki zemine yaslandığını düşündürmektedir. Zira kocalık ve karılık, erkeklik ve kadınlığın üzerine inşa edilen durumlardır. Bu çerçevede ayet, evlilik hukukuyla ilgili bir girişten önce, erkeklerin koruyucu bir sorumluluk bilinciyle, kadınların da kendi hallerine dikkat eden bir ahlak zeminiyle hareket etmesi gerektiğine işaret ediyor. İşin evlilik boyutu yani karı kocalık boyutu da elbette bununla çok yakından alakalıdır.
Bu durumda ayetin ilk cümlesi şöyledir.
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ…
Erkekler/Herifler, Allah’ın kimini kimine göre daha fazla verdiği şeylerle ve mallarından harcamaları suretiyle kadınlar üzerinde gözeticidir.
Burada görüldüğü gibi gözetme ile tam olarak neyin kastedildiği, hangi suretle bu gözeticiliğin yapıldığı ifade edilmiştir.
Ayette geçen “faddala” fiili yanlış anlaşılmaya sebep olacak şekilde meallerde üstün kılmak şeklinde verilse de, aslında fadalla arttırmak, fazlından vermek, fazlalaştırmak demektir. Nitekim dilimize geçen “fazla” kelimesinin kökeni de Arapçadaki fdl kökündendir.
(Arapça’da “dat” harfi dz karışımı yakın bir ses yapısına sahip olduğundan pek çok kelimede olduğu gibi dat harfi dilimize “z” sesine dönüşerek geçmiştir. fadl-fazl, ard-arz, fard-farz, marad-maraz, dabt-zabt vb)
Burada dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de şudur: Kuran’ın bazı yargılarında/yargı manası ifade eden sözlerde, illa da bunun böyle olduğu veya realiteden haber verdiği için değil, olması gerektiğini bildiren yargı cümleleri üretmesidir. Yani olması gereken erkeklere Allah’ın verdikleri fazla kas gücü, bedensel kuvvet, çalışma ve geçim sağlama gibi rolleriyle mallarından harcayarak devamlı kadınları gözetmeleri gerektiğidir. Nitekim birazdan da kadınlara geçilecek ve onların nasıl olması gerektiği yine haber tekniği ile ifade edilecektir. Belagatta buna “inşai haber” denir. Yani inşa’a/talep maksatlı haber denir. Türkçeden örnek verirsek bir öğretmen çocuklara “benim öğrencilerim derslerine çalışır” dediği zaman, bu bir realiteyi bildirmek için değil, onların böyle olmaları gerektiğini ifade etmek için, demesi gibidir.
Ayetin devamında gelen “fe” bağlacı, anlatımı ilişkinin diğer tarafına yönelten bir geçiş işlevi görür. Türkçedeki “de”, “buna karşılık” veya “buna mukabil” anlamına yakın bir kullanım söz konusudur. Erkeklere dair olması gereken tutum belirtildikten sonra, söylem doğal olarak kadınlara yönelir ve bu geçiş “fe” ile sağlanır. Bu bağlaç, aynı ilişkinin iki tarafını, aynı bağlam içinde tamamlayıcı biçimde ele alan bir anlatım kurar. Böylece ayet, ilk “talebi haberden” sonra ikinci “talebi haberle”, karşılıklı ve dengeli bir çerçeve kurar.
فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ
Bu cümleden önce tablo ortaya çıktığına göre, tekrar meal ve tefsirlerin konuyla ilgili söyledikleri yer yer doğru veya kısmen hatalarına değinmeye ihtiyaç yoktur.
Burada “fessalihat” “Saliha olan kadınlar da”, manasındadır buradaki “da” ifadesinin sebebi önceki cümleye atfendir. Arapça bu işlevi bu ayette “fe” edatı görmektedir.
“Saliha kadınlar da, (Rabbine) boyun eğicidir, Allah’ın koruduğu şeylerle (emirleri, ilke ve normları) gaybı (gizlilikleri, iffetleri, aile mahremiyeti) koruyanlardır.”
Yani müminlerden kadınlarla ilişkide beklenilen adamlık/heriflik pozisyonuna karşı, mümin kadınların da saliha olmaları ve onların da Allah’a itaatkar/ kanit olmaları ve gaybı yani kadının saklaması gereken, gizli tutması gereken şeyleri (namus, iffet ve aile içi mahrem sırları) kafalarına göre veya içinde yaşadığı toplumun ölçülerine, anlayışına göre değil, Allah’ın koruduğu ilke ve nizama göre, Onun emirlerine göre muhafaza edenlerdir.
Bu ayette kocaya itaatten bahsedilmiyor. Erkeğin de kadının da itaat merci sadece Allahu tealadır. Elbette kadın erkek ilişkilerinde üzerlerine düşen görevleri yapmak zorundadır ancak bu kocanın karısına yüklediği veya kadının kocasına yüklediği bir yükümlülük değil Allah’ın yükümlü tuttuğu ilişkiler üzerindendir. Yani bir kadın kocasına Allah’ın emrini, kendisine görev olarak söylediği şeyi karısına söylediğinde karısı buna itaat etmesi beklenir. Bu keyfe keder olan bir şey değildir. Bu nokta önemli çünkü ayetin sonunda “size itaat ederlerse” diyecektir. Bu lafza gelmeden önce itaatin kaynağı ifade edildi ki yanlış anlamaya mahal bulunmasın.
Artık evlilik ilişkisinde de, her türlü toplumsal ilişkide de erkek ve kadına düşen, olması gereken pozisyonlar ifade edilmiş oldu. Şimdi ayet önce kadının bu durumdan ayrıldığı, ayrıştığı durumda neler yapılması gerektiğine dair çözümler sunacakken yine Nisa suresinin 128. Ayetinde erkek bunları yapmadığında durumun ne olacağı ifade edilmiştir.
Sorunlar bundan sonra başlamaktadır. Yukarıda tanıma ya da tarife uygun düşmeyenler ne olacak, nasıl olacak soruları doğmuştur. Ayet, karı koca ilişkilerinde durum ne olacak sorusuna geçiş yapılmıştır.
B-Nüşuz Nedir?
Nüşuz, sözlük anlamı itibarıyla "yükselmek, kalkmak, uyumsuz olmak, başkaldırmak" gibi anlamlara gelir. Bu temel anlamdan hareketle, nüşuz, evlilik bağlamında, eşlerden birinin evlilik akdini doğrudan ihlal eden, Allah’ın karı koca ilişkilerine dair emir ve yasaklarına riayet etmeyen davranışlar içine girmesi ve bu tür olumsuz tutumlarda bilinçli ve ısrarlı bir şekilde devam etmesi durumunu ifade eder.
Nüşuz, eşlerden birinin evlilik sorumluluklarını veya ahlakını ihlal ederek diğer eşe zarar vermesi, evlilik bağını zedelemesi veya evlilik birliğinin huzurunu bozması durumunu ortaya çıkarır. Bu durum, sadece kadının iffetsizlik yapması değil iffetine yakışmayan tutum ve davranışlar sergilemesi, kocasına karşı sürekli saygısızlık ve aile mahremiyetine yakışmayan tavırlar göstermesi ile gerçekleşebileceği gibi, erkeğin eşine karşı kötü muamelesi, psikolojik şiddet ve ilgisizliği, eşinin haklarını ihlal etmesi gibi davranışlarla da ortaya çıkabilir.
Bu bağlamda, nüşuz, evlilik sözleşmesine ve sorumluluklarına aykırı şekilde sergilenen, ısrarlı ve bilinçli uyumsuzluk veya zarar verici davranışlar olarak tanımlanabilir. Nüşuzun sonucu, evlilik birliğinin devamının eşlerden biri ya da her ikisi için de ortak hayatı çekilmez hale getirir ve birliği sürdürülemez bir noktaya ulaştır. Bu durum eşlerin birbirinden hoşlanmamaları veya anlaşamama, basit geçimsizlik durumu değildir. Nüşuz evli taraflardan birinin diğerine karşı suçlu olması, devamı halinde konunun artık mahkemeye taşınabileceği, nüşuz sahibin haksız bulunacağı durumlardır. Aslında Nisa 34’de erkek ve kadın için veciz bir şekilde belirlediği görev ve sorumluluk alanlarının dışına çıkılması durumu vardır.
Burada gözden kaçırılan önemli hususlardan bir tanesi de, ayetin bu konuya girerken ismi mevsul (ellati) ile başlamasıdır. İsmi mevsuller illa kendisinden daha önce zikredildiği için gelmezler ancak konudan bu noktaya geçişte onları hatırlatan bir unsurun zihinlerde yanması veya buna ışık tutması gerekir. Ayette kurulan iki cümle ve talebi haberlerden sonra ifade edilen, nüşuzundan korkulan kadınlar, yukarıdaki tarifin dışına çıkıldığı düşünülen kadınlardır. Yani Allahu teala’nın kitabında bir kelimenin üstünü kapatsanız veya o kelime kuranda haşa silinmiş olsa da, okunamasa veya bilinemese bile, Kuran oradaki kelimenin manasını size anlatacak, anlaşılır hale getirecek kadar muhteşem bir dizayna sahiptir.
Fakat burada bir parantez açmak faydalı olacaktır. İsmi mevsuller sadece kendisinden daha önce doğrudan bahsedildiği için değil, öncesinde marife hale getirilen tarifin dışına çıkıldığı durumların bilinirliği sebebiyle de gelir. Örneğin bir öğretmen, öğrencilerin nasıl olması gerektiğinden bahsedince ve bunları tanınır, bilinir hale getirince doğal olarak o kümenin geri kalanı da bilinir hale gelir. Zikri geçmese bile geçmiş gibi olur. Örneğin Yusuf suresinde Yusuf’un satılmasından bahsedilmiş ancak satın alan adam ismi mevsul (ellezi) ile (21.ayette) marife biçimde gelmiştir. Bu onun bu ismi mevsul ile daha önce kendisinden bahsedildiği için değil, bir yerde bir satma işi varsa o zaman onu satın alandan da otomatikman söz açmışsınız demektir. Kuran’daki ismi mevsullerin inceliklerini iyi kavrayamayan modern bazı yorumcuların bu konuda, konuyu alakasız noktalara çekmesine karşı dikkatli olunması gerektiği için bu parantezi açmayı uygun gördük.
Dolasıyla mesele geçimsizlik, bir tarafın ayrılmayı istemesi, meşru veya makul bir takım talepler arasında yaşanan bir uyuşmazlık değildir. Buradaki uyuşmazlık temel hak ve görevlerde bir tarafın, sınır dışına çıkması veya yukarıda ifade edilen tanımlardan ayrılmasıdır. Nitekim nüşuz kelimesinin tüm sözlük manalarına da bakıldığı zaman ortaya çıkan tabloda düz bir zeminde çıkıntı, tümsek oluşması veya bir bütünden ayrılmak manası vardır. Nitekim bu bütünden ayrılma veya çıkma manası Mücadele suresi 11. Ayette “kile nşuzu fenşuzu” , “meclislerde (sosyal ve siyasal hayatta) kalkın denildiği zaman kalkın”, başkasına da yer açın manasında kullanılmıştır. Yine bu kelime, Bakara 259’da nunşizuha kemikleri ayağa kaldırmak, ifal babından ayrılmış olan kemikleri bir araya getirme anlamında kullanılmıştır.
İlk bakışta kelimenin bu manasında sanki ayrılma, kalkıp gitme gibi bir anlam varmış gibi de görünüyor. Ancak şurası unutulmamalıdır bir kadının veya erkeğin meşru biçimde birbirinden ayrılmasının yolları bellidir ve Kuran’da anlatılmıştır. Buradaki konu boşanma hukuku değildir, haklı boşanmaya sebebiyet verebilecek davranışlara karşı geliştirilen hukuktur. Nitekim nüşuz hakkında gerek bağlam, gerekse de sözlük anlamlarının tamamında normalden çıkış, olması gereken ilişki biçiminden kopuş vardır.
C-Nüşuzundan korkutuğunuz/endişe ettiğiniz kadınlar, ne demek?
Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de nüşuzun, bildiğiniz veya yüzde yüz emin olduğunuz şeklinde ayetin ifade etmemesidir. Her ne kadar bunu tefsirler veya bir takım yorumcular buradaki korkma kesin bilgi anlamına gelir dese de havf kelimesinin geçtiği hiçbir bağlamda kesin bilgi değil, bir zan ve olasılık söz konusudur. Ayetin lafzı böyle seçmesi kişilerin eşleriyle ilgili durumu yanlış anlama ve doğru değerlendirmeme ihtimalini de taşıdığı içindir. Korku veya endişe güçlü emarelerin meydana gelmesiyle oluşur. Basit bir hata veya ihmal de söz konusu olabilir. Zaten ayetin sunduğu çözüm önerileri de bunlara göredir. Peki bir kişinin endişesi yersizse ne olacak sorusu gündeme gelmektedir. Ayrıca zaten bunu değerlendirecek kişi sadece kocadır. Bu durumda bu neye göre belirlenecektir? Saliha bir kadına yakışmayan bir tavrı tespit eden bir kocanın belki de bu tavrı yanlış bir değerlendirmedir?
İşte burada bu ayetten sonra hakemlerin devreye girmesi, konunun artık hukuksal bir zemine taşınmasıdır. Yani erkek veya kadın ısrar ederse, çözüme kendi başlarına gidemezse hakemlik kurumu devreye girecek ve değerlendirmeyi bir anlamda kamu otoritesi yapacaktır. Dolayısıyla korku veya endişe sahibi olan bir kişinin endişesinin yersiz olması durumu da olasılık dahilindedir ve bu çözüm önerilerinde “vadribuhunne” nin manasının değerlendirilmesinde son derece kritiktir.
Esasında hukuki olarak da bir kişinin eşine dönük bir ithamı veya görevlerini aksattığına dönük bilgi, bir şeyi bir takım emarelerle veya işaretler yoluyla bilse veya emin olsa da, bu her zaman için endişe ve korku düzleminde değerlendirilmeyi hak eder. Zira yargı makamı kendisi değildir.
Ayetin kesin bilgi veya fiili gerçekleşme şartı aramaması, evlilik içi sorunların bastırılmasını değil, aksine erken aşamada ele alınmasını hedefler. Zira karı–koca ilişkisinde sorunlar çoğu zaman açık ve tartışmasız bir vakıa haline gelmeden önce, bir endişe, bir gerilim olarak kendini gösterir. Eğer ayet yalnızca kesinleşmiş bir durumdan sonra müdahaleyi öngörseydi, bu kez tarafların susması, görmezden gelmesi ve sorunları sümen altı etmesi teşvik edilmiş olurdu ki bu, hayatın doğal akışına da evliliğin korunması amacına da aykırıdır. Bu yönüyle ayet, şüphe ve endişe eşiğinden itibaren eşler arasında diyalog kurulmasını, meselenin büyümeden konuşulmasını ve çözüm yollarının erkenden devreye sokulmasını esas alır.
İlişkiyi zedeleyecek, şüphe tereddüt ve endişeye hasıl olacak davranışlara karşı doğrudan sözlü iletişime geçmek, kalpte marazların çoğalmasına da engel olur. Yani ayet bilginin daha düşük bir düzeyinden meseleyi ele alması tedbirin ve ilişkilerdeki muhtemel gereksiz zedelenmelerin erken müdahalesi ve risklerin önden alınabilmesi içindir.
Ayetin burada “zan” yerine özellikle “tehâfûn” (endişe/korku duyma) fiilini tercih etmesi dikkat çekicidir. Zira zan, doğru da çıkabilecek, yanlış da çıkabilecek bir kanaati ifade ederken; endişe ve korku, istenmeyen bir ihtimale karşı duyulan rahatsızlığı ve iç daralmasını içeren bir zandır. Kişi bir şeyden zan duyabilir ama bundan memnun da olabilir; hatta zannının doğrulanmasını arzu edebilir. Örneğin Firavun’un, Kuran’da Musa hakkında “yalancı olduğunu zannediyorum” demesi, böyle bir zan örneğidir. Buna karşılık ayette söz konusu edilen endişe, “inşallah yanılıyorumdur” duygusunu barındıran, gerçekleşmesi temenni edilmeyen bir ihtimale yöneliktir. Bu sebeple burada mesele, soğuk bir kanaat bildirimi değil, ilişkiyi koruma refleksiyle ortaya çıkan bir huzursuzluktur. Ayetin “korkarsanız/endişe ederseniz” ifadesini kullanması, müdahalenin suçlama veya hüküm verme üzerinden değil, kaygı ve sorumluluk bilinci üzerinden başladığını gösterir.
Kritik olan hususlardan biri de bilginin endişe ve korku aşamasındayken cezalandırıcı işlem sayılan vurma, dayak veya dövme işlemini, bırakın bireysel olarak bir kişinin, mahkeme veya yargıç bile olsa yapamayacağıdır. Hiçbir suç ve kusur gerçekleştiği emin olunmadan, sırf gerçekleşmiş olabileceği veya gerçekleşeceği korku ve endişesi sebebiyle, yapılmış gibi kabul edilerek muameleye tabi tutulamaz. Kaldı ki bunu kamu otoritesi bile yapamazken kocaya böyle bir yetki asla düşünülemez.
Burada korktuğunuz ifadesinin neden yüzde yüz bilgi, kesin bilgi taşımadığı, risk veya olasılık dahilindeki durumlar için söz konusu olabileceğine dair ayetlerden örnekler vermek yerinde olacaktır. Zira burada maalesef tefsirler ve bir takım yorumcular bu meselenin üzerine adeta bir el çabukluğu ile geçiştirmekte ve lafzın asıl anlamını çarpıtarak veya görmezden gelerek yola devam edebilmektedir.
وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَماً مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً
Eğer aralarında kesin bir ayrılıktan (şikak) korkarsanız erkeğin ehlinden bir hakem ve kadının ehlinden bir hakem gönderin. Eğer ikisi uzlaşmak istiyorsa, Allah onları muvaffak eder. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. Nisa, 35
Esasında bu ayet konunun anlaşılması için en kritik ayetlerden biridir. Şimdilik biz sadece bu ayette “in hıftum” kısmına dikkat çekeceğiz. Görüldüğü gibi karı koca arasında şikak yani kesin ayrılık ve derin ayrılık henüz gerçekleşmemiş ama üçüncü kişiler bundan endişe etmektedir. Henüz şikak yoktur ancak şikak riski mevcuttur. Burada elbette vehim gibi hiçbir işarete veya gerekçeye bağlı olmayan bir bilgi değil ancak olasılığı yüksek bir durumdan bahsedilmektedir.
وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Hatırlayın! Hani, siz azdınız, yeryüzünde güçsüzdünüz, insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. O (Allah) da sizi barındırdı, sizi yardımıyla destekledi ve sizi hoş ve temiz şeylerden (tayyibat) rızıklandırdı. Umulur ki şükredersiniz. (Enfal, 26)
Bu ayette de durum gayet açık. “Tehafune” fiili korkuyu ve endişeyi ifade etmektedir. Müminler bir zamanlar öyle zayıftı ki insanların kendilerini yok etmesinden endişe ediyorlardı. Peki bu korku yersiz bir korku muydu? Hayır. Çünkü sayıca az ve zayıftılar. Düşmanları ise çok ve güçlüydüler. Buna rağmen endişe duydukları şey gerçekleşmedi. Olasılığı yüksek endişe ettikleri durum meydana gelmedi.
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ
(Yakub) dedi ki: Şüphesiz ben, onu (Yusufu) götürmeniz beni gerçekten üzüntüye sokar ve siz ondan gafilken, onu kurt kapar diye korkuyorum. (Yusuf, 13)
Bu ayettte de Yakub (as) endişesini dile getirmektedir. Bu kesin bir bilgi değil olası bir riskten dolayıdır. Bu bir vehim değildir ancak kesin bilgi de değildir. Surede öncesinden ve sonrasından da anlaşılacağı gibi ortada böyle bir risk bulunmaktadır. Kardeşler de bu riski kötü emellerine alet ederek bir kurguya dönüştürecektir. Ancak şunu belirmekte fayda var, Yakub (as) hayal görmüyor, olmayacak bir işten bahsetmiyor, muhtemel bir riski dile getiriyor ki zaten oğulları da, Yusuf için, biz onu koruruz diye ısrar ediyorlar. Yani bölgede kurt yok değil bu daha önce yaşanmış ve tecrübe edilmiş olmasa Yakub (as) bu sözü söylemezdi. Ancak onlar babalarının endişesini biz Yusuf’u koruruz diyerek, kendilerinden emin, söz vererek ve onun endişesini izale edecek şekilde ısrar ettikten sonra, Yakub (as) da buna izin vermiştir.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ
(Musa)Dedi ki: Rabbim beni yalanlamalarından korkuyorum. (Şuara, 12)
Bu ayette de Musa (as) endişesini dile getirmiştir. Buradaki korku ve endişenin kesin bilgi olmadığı izahtan varestedir.
Görüldüğü gibi korku veya endişenin kesin bilgi olduğuna dair tefsir izahları ve buna dayanarak meydana getirilen yorumların altı boştur. Korkusu veya endişesi duyulan şey mutlaka bir olasılık sebebiyledir. Türkçede de durum böyledir. Ancak her dilde bilinen bir husus maalesef sözde ilim marifetiyle konulduğu esas konumdan kaydırılmıştır.
D-Darabe Kelimesinin Anlamı
"Darabe" kelimesi, Kur'an'da ve Arapça lügatlerde “vurmak” anlamı dışında şu anlamlarda karşımıza çıkmaktadır: "Rızık aramak, yolculuğa çıkmak, yerine getirmek, hızlı yürümek, yüz çevirmek, bir yönden başka bir yöne döndürmek, engel olmak, mahrum bırakmak, kazanmak, istemek, yüzmek, yaratılıştaki şekil, bir şeyin türü veya çeşidi, sık ağaçlı vadi, çise, zayıf cüsseli kişi." Bunun yanı sıra, şu anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir: "Terk etmek, zaman geçirmek, yürümek, dokumak için ip eğirmek, mühür kazımak, süre belirlemek, hisse ayırmak, vergi koymak, bozmak, alıştırmak, vurmak, çarpmak, atmak, ateşe vermek, ayrılmak, zorla kabul ettirmek, kovmak, defetmek, vazgeçmek, iptal etmek, kaçınmak, sefere çıkmak.
ḍ-r-b (ضرب) kökü, etimolojik olarak tek bir fiil türüne veya zorunlu biçimde şiddet içeren bir eyleme indirgenemez. Klasik lügatlerde de darabe «إيقاعُ شيءٍ على شيءٍ» (bir şeyin bir şey üzerinde gerçekleşmesi) ifadesiyle açıklanır. Bu tanım, kökün anlam alanının esasen etki ve gerçekleşme kavramları etrafında şekillendiğini gösterir. Nitekim burada kullanılan “şey” lafzı, yalnızca fiziksel cismi değil, yer, yüzey, durum ve hatta zihinsel alanları kapsayacak genişliktedir. Bu sebeple darabe, bağlama göre fiziksel temas içeren bir fiili ifade edebildiği gibi, herhangi bir şiddet unsuru taşımaksızın yön tayini, ayırma, uzaklaştırma, bastırma veya temsil etme gibi anlamlarda da kullanılabilmektedir. Dolayısıyla kökün etimolojik düzeyde şiddetle doğrudan ve zorunlu bir ilişki içinde olduğu söylenemez, şiddet içeren kullanımlar, darabe fiilinin mümkün bağlamsal tezahürlerinden yalnızca biridir, anlamın özü değildir.
Bütün bu sözlük anlamları ve bu anlamların tümünün geldiği asıl anlam olan, bir şeyin başka bir şey üzerinde gerçekleşmesi, etki etmesi "darabe" fiilinin yalnızca dar anlamda fiziksel bir vurmayı değil, geniş bir anlam yelpazesini kapsadığını göstermektedir. Nitekim Kuran’da 54 ayette çeşitli kullanımları da bunu göstermektedir.
E-Darabe Fiilinin Gramer Yapısı Üzerine
"Darabe" fiili Arapça'da birçok anlam taşıdığını belirtmiştik. Bunlar arasında "ayrılmak", "yüz çevirmek", "uzaklaştırmak" ve "örnek vermek" gibi anlamlar da bulunmaktadır. Nisa Suresi bağlamında, "vadribuhunne" ifadesinin, fiziksel şiddeti değil, sorunun çözümü için son olarak, “uzaklaştırmayı" ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Ancak öncelikle bu anlama varmadan şu hususun netleştirilmesi gerekmektedir. Bu husus da konuya gramer yönüyle bakarak darabe fiilinin nesnesini doğrudan aldığında vurmak veya dövmek manasından başka mana verilemeyeceği iddialarının yanlış olduğunun gösterilmesidir.
Çünkü bilinçli veya bilinçsizce neredeyse her kesim ve ekolden olabilen bazı hocalar, ısrarla Nisa 34 deki ayetteki darabe fiiline vurmak veya dövmek manası dışında bir mana verilemeyeceğini iddia etmektedir. Gramer olarak da, devamlı bir şekilde ileri sürdükleri iddia şudur: “Darabe fiili mefulünü doğrudan aldığında mecburen vurmak manasına gelir”, şeklindeki hatalı tespittir. Bunu pek çoğu üzüntüyle ve sanki “olsa dükkan sizin” tarzında bir uslupla ifade etmektedirler.
Gerçekten durum böyle mi? Vurmak anlamını tarihte ulema bu ayeti böyle anladığı için mi olamaz diyorlar yoksa gerçekten gramer müsaade etmiyor, etse neden olmasın, o zaman tartışılır şeklinde bir durum mu var?
اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا اَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِف۪ينَ
Meal-1: Siz ölçüyü aşan bir kavim oldunuz diye, o zikri, sizden tam bir şekilde uzaklaştıralım mı? (Zuhruf 5)
Meal-2: Siz ölçüyü aşan bir kavim oldunuz diye, o zikri sizden vazgeçerek/terkederek/bir kenara bırakarak uzaklaştıralım mı? (Zuhruf 5)
Bu ayette "darabe" fiili, "zikri uzaklaştırmak" anlamında kullanılmıştır. Uzaklaştırma yaptığı nesneyi doğrudan/ harfi cersiz olarak yani Arapçadaki teknik adıyla müteaddi biçimde almıştır. Yani mefulü bih sarih (harfi cersiz nesne) Ezzikr kelimesidir, anküm ifadesi mefulun bih gayri sarihtir (harfi cerle nesne). Darabe fiilinin mefulünü/nesnesini doğrudan (harfi cersiz) aldığı meful Ez-zikra olmasına rağmen vurmak, dövmek manasına gelemeyeceği gayet açıktır. Ancak bu ayette dövme-vurma anlamını savunanlar bu konudaki gerçeği çarpıtmakta ve “darabe fiili mefulünü harfi cersiz alırsa mutlaka dövme anlamına gelir”, gibi hem Kuran’daki kullanıma, hem de dilin mantığına aykırı bir iddiada bulunmaktadır.
Bu ayette gözden kaçırılan çok önemli bir konu ise darabe fiilinin ne manaya geldiğini ayetin açıklayıcı konumunda bulunan ikinci ifadesi olan “safhan” ifadesidir.
Şöyle ki, Arapça gramerde mefulü mutlak ile bilinen bir yapı vardır. Mefulu mutlaklar fiilin anlamını tekid eden yani pekiştiren ve o fiilin masdarı veya yakın anlamıyla yapılır. Zuhruf 5. Ayetteki safhan kelimesi cümlede mefulü mutlaktır. Mefulü mutlaklar cümlede olmasa da manada değişme olmaz ancak varlığı fiilin anlamını güçlendirir. Yukarıdaki mealde “tam bir şekilde” anlamının verilmesi safhan kelimesinin mefulü mutlak olduğu ihtimaline göre verilmiştir. Bu uzaklaştırma tam, kesin ve kalıcı bir uzaklaştırma manasını ifade eder. Bu durumda safhan darabe kelimesiyle o kadar yakın anlamlıdır ki safhan masdarı darben masdarıyla neredeyse aynı veya çok yakındır. İrab kitaplarında ve tefsirlerde safhan kelimesinin birinci irabı yani gramer çözümlemesi mefulü mutlak olduğu yönündendir.
Diğer bir ihtimal de failden hal (öznenin hali) olmasıdır. Bu daha çok meallerde tercih edilen anlamdır. Ancak hal olduğunda neden “safihine” (ismi fail, vazgeçerek) değil de neden safhan şeklinde masdar geldiği sorusuna yanıt vermek güçtür. Ancak biz yine de bu ihtimalin de varlığını değerlendirmemiz gerekir. Safhan kelimesi cümledeki failin hali olduğu kabul edilirse bu durumda mana şu şeklindedir. ,“zikri sizden vazgeçerek/terkederek/bir kenara bırakarak uzaklaştıralım mı?” Genelde meallerin de kabul ettiği mana tercihi bu şekildedir. Bu tercihte de dikkat edilmesi gereken önemli husus uzaklaştırma eylemini yapan failin (biz) bunu hangi hal üzere yaptığıdır. Bu halin belirtilmesi uzaklaştırmanın hangi halle ifade etmesi bakımından netleştiricidir. Yani siz müsrif bir kavim oldunuz diye, biz buna genişlik gösteren bir halle zikri sizden uzaklaştıralım mı?
“Safaha” fiilinin masdarı “safhan” özünde genişletmek, plaka haline getirmek, yaymak manasına gelir. Bu yüzden safhatün sayfa, yüzey, yüz, yaprak, satıh, görünüş, levha, evre gibi anlamları vardır. Dilimize de bu kelime evre, aşama manasında kullanılır. Çünkü aşama ve evreler her biri tabaka tabaka, üst üste binmiş yüzeylerden meydana gelmektedir. Yine dilimizde aynı kökten “musafaha yapmak”ta tokalaşma manasına gelir el ve yüzün yüzeyinin diğer kişinin yüzeyine teması sebebiyle. Yine Mehmet Akif’in meşhur “Safahat” adlı eseri, “görünümler” demektir, hayatın çeşitli noktalarından görünümlerini şiir olarak eserinde toplamıştır. Özetle safaha kelimesi Türkçede de kullandığımız genişlik göstermek manasındadır. Bu, affetmek veya bağışlamaktan farklı bir eylemdir. Burada muhatabın bir takım hataları, eksik ve kusurlarına karşı genişlik göstermek hemen cezalandırıcı olmamak, aldırış etmemek, vazgeçmek, yüz çevirmek ve görmezden gelmektir.
Buna göre Allahu teala kafirlerin aşırı giden bir kavim olmaları sebebiyle, onları görmezden gelerek, onlara zikir göndermekten veya resulü ve kuranı sizden uzaklaştıralım mı diye sormaktadır. Çünkü bu kavim zikirden rahatsızlık duymakta, uyarı ve nasihatlere karşı duymak istemeyen bir tavır sergilemektedir. Kafirlerin genellikle Kuran’a karşı tutumları da böyledir. Rezil hayatlarını onlara hatırlatan Kuran’a ve Müslümanlara karşı mahallelerinde ve yaşadıkları yerlerde varlığına bile tahammül edememektedirler. Kuran’ın uyarıları ve Müslümanların varlığı onlara yaşadıkları rezil hayatı yüzlerine vuran bir şamar gibidir. Yaşadıkları ortamlarda hayatlarının ve gidişatlarının yanlış olduğunu onlara hatırlatacak her türlü İslami öğeye karşı nefret duyarlar.
Bu ayette uzaklaştırmanın doğrudan nesnesi ez-Zikra kelimesidir. Bu ayet eğer şöyle olsaydı “efenedribukum an zikre” mana “sizi zikirden uzaklaştıralım mı” olurdu. Bu ise istenilen manadan uzak olurdu. Sanki onlar zikirle içiçe de onları bundan uzaklaştıralım mı denmiş olurdu. Böyle olmaması için nedribu fiilinin harfi cersiz mefulü “ezzikr” kelimesi olmuştur.
Bu ayete geniş yer vermemizin sebebi, darabe fiilinin mefulünü direkt aldığında dövmek ve vurmak dışında anlam verilemeyeceğini, gramerin buna müsaade etmediği şeklindeki hatalı itirazlardır. Ayrıca darabe fiilinin mesel getirme manasında olduğu yerlerde de mefulünü direkt almasına rağmen bu iddiada bulunulmaktadır. Burada eğer şu söylenirse, “darabe fiili bir kişi veya şahsa müteaddiyse yani insana veya bir hayvana dönükse, doğrudan harfi cersiz meful alıyorsa, vurma ve dövme manasına gelir” diye iddia edilirse bu da hatalıdır. Zira yine Zuhruf suresi 57. Ayette “lemma duribe bnu Meryeme meselen”/”Meryem oğlu mesel olarak vurulunca/getirilince” ifadesinde naibi fail/özne yerine oturan kelime ibnu Meryem’dir (Meryem oğludur). Duribe meçhul fiildir, meçhul fiillerin naibi failleri, malum fiillerin/faili belli normal fiillerin aslında birinci nesnesidir. Konunun daha iyi anlaşılması için şöyle diyelim, ayette fiilin asıl faili ifade edilseydi (ki Allah’tır), cümle şöyle olurdu “Allahu, darabe bne meryeme meselen” (Allah, Meryem oğluna mesel olarak vurdu/getirdi). Özetle Zuhruf 57’de harfi cersiz biçimde ibnu Meryem/Meryem oğlu naibi fail olduğuna göre, darabe fiilinin müteaddi/harfi cersiz olarak bir şahsı meful/nesne aldığında, doğrudan bu vurmak veya dövmek manasına geleceği iddiası da temelsizdir.
F-Fiil–Harfi Cer İlişkisi Üzerine Yaygın Büyük Bir Yanılgı
Arapça gramerinde sıkça tekrar edilen, ancak ciddi yanlış sonuçlara yol açan bir kabul vardır: “Fiiller, anlamlarını kendileriyle kullanılan harf-i cerlere göre kazanır.” Bu ifade, yüzeyde masum görünse de, gerçekte dil mantığıyla örtüşmeyen ve Kur’an metninin yanlış okunmasına kapı aralayan bir genellemedir. Doğrusu şudur: Fiiller anlamlarını harf-i cerlerden almaz; harf-i cerler, fiilin bağlam içinde hangi anlamının kastedildiğini belirginleştirir.
Bir fiilin birden fazla anlam ihtimali bulunabilir ve bu anlamlardan hangisinin kastedildiği, öncelikle bağlamdan anlaşılır. Harf-i cer ise bu bağlamı daraltır, muğlaklığı giderir, ihtimali belirli bir yöne sabitler. Yani harf-i cer, fiile yeni bir anlam yüklemez; zaten mevcut olan anlam alanı içinden hangisinin murad edildiğini belirgin hale getirmeyi sağlar.
Örneğin;
ضَرَبَ أَحْمَدُ مُحَمَّدًا
cümlesi tek başına verildiğinde, günlük kullanım alışkanlığı sebebiyle çoğu kişi bunu doğrudan “Ahmet Muhammed’e vurdu” şeklinde anlar. Oysa bu, “darabe” fiilinin en yaygın çağrışımı üzerinden yapılan bir tercihtir; cümlenin kendisi, bağlamdan bağımsız olarak bu anlamı zorunlu kılmaz. Aynı yapı, bağlama göre “Ahmet Muhammed’i uzaklaştırdı”, “ilişkisini kesti” veya “onunla temasını sonlandırdı”, "Muhammedi örnek verdi" gibi anlamlar da taşıyabilir.
Eğer bağlamda bu uzaklaştırmanın nereden olduğu belirtilmek istenirse, buna açıklık kazandırmak için harf-i cerli bir ifade eklenir:
ضَرَبَ أَحْمَدُ مُحَمَّدًا عَنِ الْبَيْتِ
Ahmed Muhammed’i evden uzaklaştırdı.
Bu durumda “عن البيت” ifadesi, “darabe” fiiline yeni bir anlam kazandırmış değil, sadece hangi anlamın kastedildiğini daha da netleştirmiştir. Fiilin anlamı değişmemiş, yalnızca muhtemel anlamlar arasında karışma ihtimali ortadan kalkmıştır.
Bu sebeple “darabe fiili uzaklaştırma anlamını ancak ‘عن’ harf-i ceriyle kazanır” şeklindeki söylem, dilsel açıdan isabetli değildir. Uzaklaştırma anlamı fiilin kendi anlam alanında zaten mevcuttur; harf-i cer, bu anlamı üretmez, belirginleştirir. Bu ayrım gözden kaçırıldığında, özellikle Nisa 34 gibi bağlamı hassas ayetlerde, fiilin anlamı metnin maksadını, bağlamın gerektirdiğini ifade etmeyen yorumlara mahkum edilmektedir.
Buna Kuran’dan örnek verelim:
Tevalla fiili bir işi üstlenmek, yüz çevirmek, yönelmek gibi çeşitli manalara gelir. Bu manalardan hangisinin tercih edildiği bağlamdan ve bu fiille kurulan harfi cer ilişkilerinden bilinir. Konuyu uzatmamak için sadece yüz çevirme manasının önce harfi cerle belli olduğu sonra da bağlam sebebiyle belli olduğundan harfi cersiz bir yapı üzerinden gösterelim.
Necm suresi 29. Ayette “men tevella an zikrina” ifade geçer, yani “zikrimizden yüz çeviren kimse” demektir. “Tevella” ifadesi burada yüz çevirmek manasında olduğu neyden yüz çevirdiğinin de harfi cerle ifade edilmesinden dolayı açıktır. Burada bağlam dışına çıkarsak bile bu ifadeyi “zikrimizden yüz çeviren kimse” anlamından başka bir anlam zordur, belki imkansızdır.
Fakat Leyl 16. Ayette “ellezi kezzebe ve tevalla” ifadesi geçer. Ayette yalanlayan kişinin ne neyi yalanladığı, ne de neyden yüz çevirdiği belirtilmediği halde mana “yalanlayan ve yüzçeviren” manasında olduğu, kafirlerin kastedildiği çok açıktır. Bu bağlam ve kezzebe gibi bir fiilin öncesinde zikredilmesi sebebiyle de neredeyse tevalla nın anlamını bağlam dışına bile çıkarılsa belirgin hale getiren iç bağlamdır. Çünkü bir kişi için yalanlama eylemiyle birlikte ona öyle bir eylemi daha koyacağız ki bu onun sıfatı, niteliği olacak, uyumlu bir bütünlük sağlanacak. Yalanladı ve bir işi üstlendi, yalanladı ve yöneldi gibi ihtimaller yalanladı ile birlikte zikredildiğinde ne kadar zayıf ve olasılık dışı olduğu hemen görülür.
İfade etmeye çalıştığımız konu çok büyük ve derin bir gramer mevzusu değildir. Esasında fiillerin ilk kullanımında mana ihtimalleri vardır. Bu ihtimalleri azaltıp teke indiren pek çok husus vardır. Öncelikle bağlam, sözün söylendiği hal, sözün önünde ve arkasındaki lafızların işaret ettiği yön, iç ve dış bağlam ve fiille birlikte kullanılan harfi cerler… Tüm bunların hepsinin fiilin manasının ne olduğunu anlamada eksiksiz olarak bir arada bulunması şart değildir.
Özetle Nisa 34’de vurma veya dövme anlamını iddia edenlerin, bunu gramer bilgisine dayanarak iddia etmeleri temelsizdir, bilgisizlikten, Arapçayı akademik düzeyde öğrenmiş olsa da, sular seller gibi konuşuyor ve yazıyor olsa da, ezbere dayalı ve dili analitik değerlendirme sürecine ulaşamamış olmaktan kaynaklı veya bilerek gözden kaçırılmak suretiyle yapılmaktadır.
Nisa 34.ayette Vurmak veya dövmek manasının tercih edilmesi gerektiğini iddia edenler, grameri gerekçe göstererek değil bağlam ve Kurani ilkeler sebebiyle olması gerektiğini savunmak zorundadırlar.
Asıl konumuza gramer üzerinden yapılan manipülasyonlar, yanlış ve yanıltıcı bilgiler yüzünden ulaşmakta zorlandık ancak biz de bundan sonra neden vurmak olamayacağını ifade etmeye çalışacağız.
G-“Vadribuhunne” İfadesinin Onlara Vurun/Dövün Olarak Anlamaya Engel İlke ve Gerekçeler
1- Şiddet ve Cezaların Kamu Otoritesi Tekelinde Olması:
Kur'an'da cezaların kamu otoritesinin denetiminde olması ve bireyler arası şiddetin yasaklanması, İslam'ın adalet anlayışını ortaya koyan temel ilkelerden biridir. Bu çerçevede, cezaların bireylerin keyfi insiyatifine bırakılmaması, ancak belirli hukuki süreçler doğrultusunda kamu otoritesince uygulanması gerektiği vurgulanır. Bu prensip, gereğince özellikle Nisa Suresi 4:34'teki "vadribuhunne" ifadesine “onlara vurun" olarak anlaşılması Kur'an'ın bütünsel mesajı, hukuk ilkeleri ve insan onuruna verdiği değer göz önüne alındığında, bu anlamın doğru olmadığı açıktır. "Vadribuhunne" fiilinin sözlük anlamı itibarıyla birçok farklı anlamda kullanıldığı, dolayısıyla bu ifadenin bağlama uygun olarak değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Eğer bu ayette gerçekten bir vurma olsaydı bile, bu işlemi yine kocanın değil kamu otoritesinin gerçekleştirmesi gerektiği üzerinden anlaşılması gerekirdi.
2- Kuran’da Eşlerin Zina Suçlaması
Zina isnadı, kamu otoritesine başvurularak, suçlamayı delillendirmeyi ve 4 şahit getirilmesini şart koşar. Bu, suçlamaların keyfi yapılmasını engelleyen bir ilkedir. Eşlerin birbirine yapacağı zina isnadında eğer şahit yoksa, şahit getirilememesi durumunda yemin prosedürü yine kamu otoritesi önünde yapılır. İddia sahibi ve diğer eş, defalarca ağır yeminler ederek Allah'ı şahit tutar. Bu yöntem, olası iftira veya yanlış anlamaların önüne geçmeyi amaçlar. Nur Suresi'nde zina gibi ağır bir suç durumunda bile fiziksel ceza bireyler tarafından uygulanamazken, yalnızca kamu otoritesine başvurulması emredilir (24:6-9). Nitekim şiddet kullanma yetkisi sadece kamu otoritesinin tekelindedir. Kuran’da hiçbir ayette herhangi bir konuda işlenen kusura ve suça karşı kamu otoritesi dışında ceza veya şiddet uygulama yetkisi tanımadığı çok açık bir husustur. Kişi ancak nefsi müdafaa yoluyla şiddet uygulayabilir ancak bu da diğer tarafı engellemeye dönüktür, yoksa işlenen suça ceza verici bir eylem değildir.
3- Kur'an'ın Genel Adalet ve Merhamet Anlayışı
Kur'an'ın genel ahlaki ilkeleri, evlilikte adalet ve merhameti esas alan mesajıyla vurma veya dövme anlamı bağdaşmamaktadır. Nisa Suresi bağlamında da, aile içindeki sorunların çözümü için şiddet içeren bir yöntemin öngörülmesi, Kur'an'ın genel adalet ve merhamet anlayışıyla çelişir. Fiziksel şiddet, Kur'an'ın bireyler arası ilişkilerde önerdiği bir yöntem değildir.
Ayrıca Allah Resulünün eşleriyle münasebetlerini konu alan ayetlerde de ve tarihsel olarak Muhammed (as)’ın eşleri hakkında uygulama ve takındığı tavırlarda da, bu ittifakla sabittir ki şiddet Allah Resul’ü tarafından kesinlikle kabul görmemiştir.
Her mümin, hangi görüşte olursa olsun, Allah resulünün, hiçbir durum ve şartta, çözümü kendi eşine vurma veya dövmeyle çözmeyeceğine neredeyse emindir. Fakat Muhammed (as) için hiçbir durum ve şartta çözüm olarak görmeyeceği bir şeyi, diğer müminler için bir çözüm yolu olarak görmek büyük bir çelişkidir.
4- “Nüşuzundan korktuğunuz” İfadesi
Bu çerçevede özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Ayetin başında yer alan “nüşuzundan korktuğunuz / endişe ettiğiniz” kaydı, bilginin kesinlik düzeyini bilerek düşük tutmaktadır. Henüz zan, endişe ve güçlü emareler seviyesinde olan bir durumun, hukuken ve ahlaken cezalandırıcı bir fiile dayanak yapılması mümkün değildir. Zira ne bireysel ilişkilerde ne de kamu hukukunda, kesinliği sabit olmayan bir isnat üzerinden yaptırım uygulanamaz. Kamu otoritesi de olsa, sırf korku ve endişe aşamasındaki bir bilgiyi esas alarak cezai bir muamelede bulunamazken, bu yetkinin kocaya tanındığını varsaymak asla mümkün değildir. Dolayısıyla bu bağlamda geçen “vadribûhunne” ifadesinin dayak ve dövme gibi cezalandırıcı bir fiil anlamına geldiğini ileri sürmek, ayetin sunduğu bilgi düzeyiyle bağdaşmaz. Ayetin sunduğu çözüm, cezalandırma değil; tedbir, mesafe koyma ve ilişkinin daha fazla zarar görmesini önlemeye yönelik bir çerçevedir. Bu sebeple vadribûhunne ifadesi, korku ve endişe düzeyindeki bir değerlendirmeye binaen şiddet içeren fiziksel bir fiil olarak yorumlanamaz.
5-Ayetin Bağlamı ve Kademeli Çözüm Süreci
Nisa Suresi 4:34, evlilikte yaşanan sorunların çözümü için kademeli bir süreç önerir:
Öğüt Verme (Vaaz): Öncelikle eşe, sözlü bir şekilde problemler anlatılır, uyarılar yapılır ve çözüm yolları gösterilir.
Yatakların Ayrılması: Çiftler arasında geçici bir fiziksel mesafe konularak durumu değerlendirme fırsatı yaratılır.
Vadribuhunne: İlk iki yöntem sonuç vermediğinde devreye girer. Ayrılmak (geçici olarak).
Bu aşamalar, fiziksel şiddet yerine kademeli bir çözüm sürecini ortaya koyar. "Vadribuhunne" ifadesine "dövme" anlamı verilmesi, bu kademeli yapıya uygun düşmemektedir.
6- Hakem Mekanizmasının Devreye Girmesi
Nisa Suresi 35.ayet, çiftler arasındaki sorunlar çözülemediğinde hakem mekanizmasının devreye girmesini emreder:
Eğer aralarında kesin bir ayrılıktan (şikak) korkarsanız erkeğin ehlinden bir hakem ve kadının ehlinden bir hakem gönderin. Eğer ikisi uzlaşmak istiyorsa, Allah onları muvaffak eder. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. Nisa, 35
Fiziksel şiddet, hakemlerin devreye girmesi için uygun bir ortam yaratmaz. Aksine, bu tür bir yöntem daha büyük çatışmalara yol açar. Şiddet uygulanan kadın tarafı böyle bir durumu normalde içine sindiremez ve aile içi şiddet aileler arası şiddete dönüşür. Ancak, eşlerin geçici olarak uzaklaşması veya ayrı kalması, hakem mekanizmasının devreye girmesinin de en doğal sonucudur. Aile içinde de, aileler arasında da barışçıl bir çözüm arayışını doğal olarak, kendiliğinden başlatır. Bu hakemler devreye dayak ve çığlık seslerinin veya kavganın sokağa dökülmesiyle işitilmesi sonrası kendilerine gelen haberle devreye girmiş değillerdir. Üçüncü aşamada, eşlerin birbiriyle geçici ayrılığı ile haberdar olunmuş ve hakem kurumu devreye girmiştir.
Eğer “vadribuhunne” ifadesi dövün olarak anlaşılırsa ailede sorun olduğu ve hakemlerin devreye girmesi tabiri caizse, evde yaşanan hadiselerin sokağa taşacak ve adli bir vakıa haline getirmek gibi rezil bir durum oluşturur. Erkeğin ve kadının ailesinin, ailede yaşanan sorunu farketmesine sebep olan bir durumun yaşanması gerekir. Yoksa kadının kendi ailesine beni eşim dövüyor diye şikayet etmesi değil. Eğer “vadribuhunne” ifadesine”vurun/dövün” manası verilirse bu durumda aile içi şiddetten komşuların ve sonra eşlerin ailelerinin haberdar olması gibi tutarsız ve mantıksız bir sürecin başlamış olduğunu varsaymak gerekir. Bundan sonra bu eşlerin ailelerine de birer hakem aramak gerekecektir. Halbuki "vadribuhunne" ifadesine öyle bir anlam tercihinde bulunmalıyız ki hakemlerin devreye girmesi doğal bir durum meydana getirmiş olsun. Ailelerin iki eşi uzlaştırması için devreye girmesine sebep olacak bir şeyin yaşanmasına uygun mananın vurma/dövme olamayacağı açıktır.
7-Kur’an’ın Usul ve Ölçü İlkesiyle “Vurun/Dövün” Okumasının Uyuşmazlığı
Her ne kadar bu hususa yukarıda dolaylı biçimde değinilmiş olsa da, burada açıkça vurgulamak gerekir. Allah, emirlerini mutlak bir usul ve ölçü ile gerçekleştirdiğini defalarca beyan eder. Nitekim Kur’an, savaş gibi olağanüstü bir durumda dahi namazın nasıl kılınacağını ayrıntılarıyla açıklamakta, borçlanma, alışveriş ve boşanmalar konusunda en ince detaylara kadar düzenleme getirmektedir. Böylesine hassas ve sistemli bir ilahi kitabın, aile gibi insan hayatının en mahrem ve kırılgan alanında, “eşlerinize vurabilirsiniz” şeklinde ucu tamamen açık, sınırı, ölçüsü ve yöntemi belirtilmemiş bir emir vermiş olması düşünülemez.
Zira “vurun/dövün” şeklindeki okuma, sınırları tanımlanmamış bir fiili meşru kılmak anlamına gelir. Bu durumda, bir erkeğin eşine uyguladığı her türlü fiziksel şiddet için, ahlaken kınanabilir olsa bile, “ilkeye aykırı davrandığı” iddia edilemez hale gelir. Çünkü Kur’an’da ne vurmanın sınırı, ne şiddeti, ne süresi, ne yöntemi, ne de denetim merciine dair en küçük bir kayıt düşmemiştir. Böyle bir belirsizlik, Kur’an’ın bilinen norm koyma yöntemleriyle bağdaşmamaktadır.
Dolayısıyla sorun, yalnızca “vurmak” anlamının rahatsız edici olması değildir; asıl sorun, bu okumanın Kur’an’ın usul, ölçü ve belirginlik ilkesini tamamen ihlal etmesidir. Kur’an’ın başka hiçbir hükmünde rastlanmayan bu ölçüsüzlük, bu ucu açıklık, tek başına dahi geleneksel “vurun/dövün” okumasının isabetsizliğini gösteren güçlü bir delil değil, doğrudan kanıtı mahiyetindedir.
H-Kademeli Çözüm yolları ve “vav” Bağlacı
Bazı modern yorumcular, ayetteki emirler arasında “vav” bağlacının kullanılmış olmasını gerekçe göstererek, bu emirlerin tertip ve aşamalılık bildirmediğini; dolayısıyla aynı anda veya birlikte uygulanması gereken hükümler olduğunu ileri sürmektedir. Bu yaklaşıma göre “öğüt verme”, “yatakları ayırma” ve “darabe” ile ifade edilen her ne ise, bunların tamamı eş zamanlı olarak anlaşılmalı ve uygulanmalıdır. Ancak bu iddia, hem Arapça dil mantığı hem de ayetin kurduğu anlam yapısı bakımından isabetli değildir.
Öncelikle şu ayrımın açıkça yapılması gerekir: Vav bağlacı, kendi başına ne tertibi zorunlu kılar ne de tertibi ortadan kaldırır. “Vav”, sıralama meselesini bağlama bırakan bir bağlaçtır. Dolayısıyla “vav”ın kullanılmış olması, burada tertip olmadığı anlamına gelmez; yalnızca tertibin şekilci ve katı bir dilsel zorunlulukla değil, bağlam üzerinden kurulacağını gösterir. Arapçada fiiller arasındaki sıralama çoğu zaman bağlacın kendisinden değil, fiillerin anlam ilişkilerinden, sebep–sonuç düzeninden ve metnin yöneliminden anlaşılır.
Nisa 34 bağlamında bu yönelim son derece açıktır. Ayetteki fiiller, eş zamanlı uygulanabilecek bağımsız eylemler olarak değil; giderek artan bir mesafe koyma mantığı içinde sıralanmıştır. Önce söz ve öğütle müdahale, ardından bedensel temasın askıya alındığı yatak ayrılığı, nihayet ev içi birlikteliğin fiilen askıya alınmasını ifade eden bir uzaklaştırma… Bu yapı, aynı anda uygulanabilecek seçenekler toplamına değil; açık biçimde kademeli ve tedricî bir çözüm sürecine işaret eder.
Buradaki tertip, mutlak ve mekanik bir prosedür tertibi değildir. Ayetin “sümme” (sonra) gibi katı bir sıralama edatı kullanmamış olması da tam olarak bu sebepledir. Zira “sümme”nin kullanıldığı yerlerde, önceki aşama tamamlanmadan sonraki aşamaya geçilmesi dilsel olarak dahi mümkün değildir. Böyle bir kullanım, her durumda ve her şartta aynı sırayı zorunlu kılan şekilci bir düzenleme anlamına gelirdi. Oysa Nisa 34’te hedeflenen şey, katı bir prosedür değil; orantılılık ve tedricilik esasına dayalı bir hukuk çerçevesidir.
Bu nedenle ayette “vav” bağlacının tercih edilmiş olması, tertibin bağlam tarafından belirlenmesine imkân tanınması anlamına gelir. Ayet, çözüm yollarını birbirine eklerken, muhatabı kör bir sıraya mahkum etmez; fakat aynı zamanda aşama mantığını da bütünüyle serbest bırakmaz. Başka bir ifadeyle burada ne şekilci bir zorunluluk ne de başıboş bir keyfilik vardır. Var olan şey, sorunun ağırlığına ve seyrine göre işleyen, ölçülü bir kademeliliktir.
Bu çerçeve göz ardı edilip emirlerin aynı anda uygulanması gerektiği ileri sürüldüğünde, ayetin kurduğu iç mantık tamamen bozulur. Zira ayet, ani ve sert bir kopuşu değil; mümkün olan her aşamada geri dönüş kapısını açık tutan bir çözüm yolunu hedeflemektedir. Sözden fiile, yakınlıktan mesafeye doğru ilerleyen bu çizgi yok sayıldığında, ayet kendi maksadının tersine yorumlanmış olur.
Eğer burada “sümme” yer alsaydı, bağlamdan bağımsız olarak, emirlerin mutlaka ve eksiksiz biçimde sırayla uygulanması gerektiği iddia edilebilirdi. Bu durumda, bir aşamada maksat hasıl olmuş olsa bile, sırf dilsel zorunluluk gerekçesiyle bir sonraki aşamaya geçilmemesi gerektiği dahi söylenemezdi. Başka bir ifadeyle “sümme”, çözüm sürecini maksada değil, prosedüre kilitleyen bir okumanın önünü açardı.
Benzer şekilde “fe” bağlacının tercih edilmemiş olması da anlamlıdır. Zira “fe”, tertiple birlikte güçlü bir nedensellik ve sebep sonuç ilişkisi kurar. Böyle bir kullanım, “öğüt verin, bunun üzerine yatakları ayırın ve bunun üzerine darabe uygulayın” şeklinde, bir eylemi zorunlu olarak diğerine bağlayan bir anlam doğururdu. Bu da her aşamanın, kendinden sonraki aşamayı tetikleyen bir sebep gibi algılanmasına yol açardı. Oysa ayetin hedefi, her bir adımı bir sonrakinin gerekçesi hâline getirmek değil; her adımı, çözüm ihtimali taşıyan bağımsız bir durak olarak konumlandırmaktır.
Bu sebeple bağlamın gerektirdiği bağlaç “vav”dır. “Vav”, ne süreklilik ne de zorunlu nedensellik bildirir; çözüm yollarını yan yana koyar ve hangi noktada durulacağı yahut hangi noktadan başlanacağı meselesini bağlama ve maksada bırakır. Böylece ayet, maksadın hasıl olduğu yerde sürecin kesilmesini mümkün kılar; aynı zamanda bazı durumlarda daha ileri bir aşamadan başlamayı da dilsel olarak dışlamaz. Bu esneklik, keyfîlik için değil; orantılılık ve ölçülülük için tanınmıştır.
Özetle burada karşımızda, mekanik biçimde işletilmesi gereken bir emirler silsilesi değil; tedrici, maksada yönelik ve gerektiğinde durmayı da devam etmeyi de mümkün kılan bir çözüm zinciri vardır. Bu zincirin “nerede kesileceği” veya “hangi aşamadan başlanacağı” sorusu, ancak bağlam ve amaç dikkate alınarak cevaplanabilir. İşte tam da bu sebeple, bu yapıyı taşıyabilecek en uygun, hatta alternatif bırakmayacak derecede tek uygun bağlaç “vav” bağlacıdır. “Sümme” veya “fe” tercih edilmiş olsaydı, ayetin kurduğu bu hassas denge bozulur; hem eş zamanlılık hem de bütün emirlerin mutlaka ve sırayla yerine getirilmesi gerektiği gibi, ayetin maksadını aşan sonuçlar ortaya çıkardı. Bu bakımdan “vav” bu ayette zorunlu olduğu için gelmiştir.
Şu husus da özellikle vurgulanmalıdır: Ayette ilk olarak vaaz ve öğütten söz edilmesi, aklen de bilinen bir gerçektir ki, eğer öğüt ve uyarı işe yarıyorsa, sorun çözülebiliyorsa, artık başka bir aşamaya geçmenin ne anlamı ne de meşruiyeti kalır. Bu sebeple ayette zikredilen yolların aynı anda uygulanması gerektiğini ileri sürmek, hem akli hem de bağlamsal olarak tutarsızdır. Zira sonuç alınmış korkunun izale edildiği, riskin ortadan kalktığı bir aşamadan sonra daha ileri bir aşamaya geçmek, çözüm değil keyfîlik olur.
Ayette zaten sıralı 3 emrin başında “fe” edatı gelir. Bu korkuyla emir arasında şart-cevap, neden-sonuç ilişkisi sebebiyledir. Sebep kalkınca yani şart kalkınca emir de kalkar.
Nitekim ayetin devamında yer alan “eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın” uyarısı, bu çerçevenin sınırlarını kesin biçimde çizer. Çözüm yolları gösterilmiş, fakat bu yolların öfke, hırs veya kontrol kaybı gerekçesiyle genişletilmesi açıkça yasaklanmıştır. Bu da ayetin, keyfîliğe karşı sınır koyan, orantılılığı esas alan bir dili kurduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ burada yalnızca yapılabilecekleri değil, yapılmaması gerekenleri de belirlemektedir.
İ-Neden “Uzaklaşın” Değil de “Uzaklaştırın”?
“Vadribuhunne” ifadesine “onları uzaklaştırın” anlamı verildiğinde, ilk bakışta iki temel soru ortaya çıkar:
Nereden veya kimden ve nereye uzaklaştırma?
Neden uzaklaşması beklenen taraf koca değil de kadındır?
Bu soruların sağlıklı biçimde cevaplanabilmesi için, Kur’an’ın evlilik kurumuna yüklediği hukuki ve mali çerçevenin iyi anlaşılması gerekir.
Kur’an, evliliğin kurulması, sürdürülmesi ve sonlandırılması aşamalarının hiçbirinde, kadına —ya da kadın tarafına— zorunlu bir mali yükümlülük yüklemez. Mehirden barınmaya, temel ihtiyaçlardan evlilik öncesi hazırlıklara kadar bütün asli maddî sorumluluklar erkeğe aittir. Bu husus Kur’an’ın açık ve tutarlı bir ilkesidir.
Bu çerçevede, evlilikte karşılıklı anlayış ve uyum adına kadının —veya kadın tarafının— bazı gönüllü fedakarlıklarda bulunması elbette mümkündür; hatta bu tür davranışlar ahlaken takdire şayandır. Ancak bu fedakarlıklar hukuki bir zorunluluk olarak sunulamaz. Zira evliliğin maddi yükünü üstlenme sorumluluğu baştan itibaren erkeğe verilmiştir.
Günümüz evliliklerinde, geleneklerin tarih içinde ağırlaşması ve modern hayatın aşırı tüketimci ve konformist bir yapıya bürünmesi sebebiyle, evlilik ciddi maddi külfetler doğurabilmektedir. Bu sosyolojik gerçek göz ardı edilemez. Ancak bu durum, Kur’an’ın asli ölçüsünü değiştirmez. Gereksiz masraflar ve kapitalizmin ürettiği tüketim kültürü ayıklandığında (ki ayıklanması gerekir) barınma, geçim ve kadına mehir gibi temel yükümlülüklerin tamamının erkeğe ait olduğu açıkça görülür.
İşte tam bu noktada, evlilik içi bir kriz bağlamında “uzaklaşması” gereken tarafın neden kadın olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Zira ev, düzen ve barınma imkanı zaten erkeğin sorumluluğunda kurulmuştur. Dolayısıyla geçici veya kalıcı bir ayrışma söz konusu olduğunda, mekansal olarak düzeni terk eden tarafın kadın olması hukuki ve mantıki bir sonuçtur; (Önemli Not: Ancak bu mutlak anlamda sadece kadının evden ayrılması gereken bir durum değildir. Bunu hemen burada belirtelim ki gerekçelerini açıklayacağız.) Bu, kadının değersizleştirilmesi değil, aksine kurulu düzenin doğasından kaynaklanan bir durumdur.
Nitekim Talâk suresi 1. ayette, boşanma süreci başlatıldığında erkeklere “onları evlerinden çıkarmayın ancak apaçık bir fahşa getirmeleri hariç” buyrulması da bu doğal düzenin teyididir. Dikkat çekici olan husus şudur: Allahu Teala, evleri kadına izafe ederek ifade etmiştir. Bu ifade tarzı, iddet süresi boyunca kadının evde bir “misafir”, “yük” ve “sığıntı” konumunda olmadığını; bilakis henüz boşanma kesinleşmediği sürece evin hanımı/sahibesi olarak konumunu koruduğunu zihne yerleştirir.
Dolayısıyla burada söz konusu olan “uzaklaştırma”, bir cezalandırma veya aşağılama değildir, evlilik hukukunun maddi ve mekansal gerçekliğiyle uyumlu, geçici ve düzenleyici bir tedbirdir.
“Nereden gidecek? ve Nereye gidecek” sorusu, aslında ayetin bilerek boş bıraktığı bir cevaptır. Zira Kur’an, muhatabını toplumsal hayattan kopuk, soyut bireyler olarak değil; ailesi, ehli ve sosyal çevresi olan insanlar olarak ele alır. Bu nedenle, evlilik içi geçici bir ayrışma söz konusu olduğunda kadının ehline, ailesine veya asli doğal sosyal çevresine dönmesi zaten kendiliğinden anlaşılır bir durumdur.
Ayrıca bu hususun açıkça ifade edilmemesi, kadının sahipsiz veya korunmasız olmadığını gösterir. Aksine Kur’an, kadını daima bir aile ve himaye ağı içinde konumlandırır. “Ehline dönmek” toplumsal olarak bilinen, meşru ve güvenli bir uygulamadır.
Dolayısıyla “uzaklaştırma” ifadesi, kadının belirsiz bir mekana sürülmesini değil; geçici olarak kendi ailesinin yanına çekilmesini ifade eder. Bu sebeple “nereye gidecek?” sorusu, metnin bağlamı ve Kur’an’ın toplum tasavvuru dikkate alındığında rahatlıkla anlaşılacak bir sorudur.
Bu başlık altında yapılabilecek en önemli tespit şudur:
Yine ayette nereden ve nereye olduğunun açıkça zikredilmemesi illa kadının değil erkeğin de ondan mekansal olarak uzaklaşmasına olanak veya olasılık tanıyan bir ifadedir.
Allah Teâlâ, ayette kadının nereden uzaklaştırılacağını da, nereye uzaklaştırılacağını da açıkça belirtmemiştir ve bu eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Bu boşluk, hükmün katı ve tek biçimli bir çözüme kilitlenmemesi için bırakılmıştır. Biz bunu, ilahi rahmetin ve hikmetin bir yansıması olarak değerlendiriyoruz. Zira “evlerinden uzaklaştırın” gibi açık bir kayıt, çözümü tek bir mekansal seçeneğe indirger, şartları ve tarafların durumunu gözetmeyen katı bir uygulamaya dönüşürdü.
Oysa ayetin lafzı, farklı ihtimalleri dikkate almaya imkan tanır. Erkek için çoğu zaman daha kolay olan, kadını evden çıkarmak değil; kendisinin mesafe koyması, ortamdan uzaklaşması veya ilişkiyi geçici olarak askıya alacak mekana çekilmesidir. Ayette “darabe” fiilinin hangi yönden veya nereden olduğunun belirtilmemesi, uzaklaştırmanın mutlaka kadının bir yerden çıkarılması şeklinde anlaşılmasını engeller. Uzaklaşan taraf, şartlara göre erkek de olabilir.
Dikkat edilirse, eğer ayette “وَاضْرِبُوهُنَّ عَنِ الْبَيْتِ” gibi açık bir ifade yer alsaydı, burada “vurmak” anlamının akla gelmesi zaten hiç mümkün olmayacaktı. Buna rağmen bu kayıt özellikle konulmamıştır. Çünkü böyle bir belirleme, ilahi hitabın sunduğu esnekliği ortadan kaldıracak, çözümü tek bir senaryoya mahkum edecekti. “Darabe” fiilinin bu şekilde mutlak bırakılması, ayetin maksadının şiddet değil; temasın kesilmesi ve mesafe konulması olduğunu zaten açıkça ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla harf-i cerin zikredilmemesi bir eksiklik değil; kadını tek taraflı, zorlayıcı ve sert bir uygulamaya mahkûm etmeyen, taraflara şartlara göre en az zararla çözüm üretme imkânı tanıyan bilinçli bir tercihtir. Bu yönüyle ayetin lafzındaki bu açıklık, Rabbimizin kadına yönelik rahmetinin bir başka tezahürüdür.
Fakat maalesef rahmet ayeti, Kuran'ın lafızlarına gereken hassasiyeti göstermemenin, ilke ve esaslarına dikkat etmemenin ve Allah Resulu Muhammed (as)'ın muhteşem örnekliğinin dikkate alınmaması sebebiyle azaba dönüştürülmüştür.
J-Nisa 34 ve Konunun Boyutları Üzerine Bir Not:
Bu noktada şu hususun özellikle gözden kaçırılmaması gerekir: Nisa 34 meselesi, evlenme hukukundan boşanma hukukuna, mal hukukundan miras hukukuna, ceza hukukundan velayet hukukuna kadar uzanan ve dallanıp budaklanan büyük bir hukuk rejiminin içinden yalnızca tek bir parçadır. Bu çalışmada yapılan şey, bütün bu rejimi inşa etmek veya ortaya koymaya çalışmak değildir. Buna zaten bizim de çapımızın yeteceği iddiasında değiliz; Bu makalenin, büyük bir resmin içindeki tek bir “puzzl” parçasının rengi, ebatları, girinti–çıkıntıları ve diğer parçalarla olan dişli ilişkisi hakkında sınırlı bir tasvir ortaya koyma çabasıdır.
Bu makalenin temel amacı, Nisa 34 üzerinden İslam’a yöneltilen karalama ve indirgemeci saldırılara cevap vermek, bu ayet etrafında müminlerin zihninde oluşan rahatsızlığı ve kanayan yarayı dindirmek ve meseleyi mümkün mertebe sınırları belirlenmiş bir çerçevede ele almaktır. Burada sunulan açıklamaların ne ölçüde isabet ettiği, ne kadar doğru bir yere temas ettiği elbette tartışmaya açıktır; hatta bu satırların yazarı açısından dahi kesinlik iddiası taşımamaktadır. Kesin olduğu konusundaki iddia şu ki dövme anlamı ayetin konu bağlamı, lafızları ve Kuran’ın temel ilkeleri ile çeliştiğidir.
Ayrıca bugün geçmişten, elimizde bulunan müktesebatın ve klasik fıkıh birikiminin, Kur’an merkezli bir şekilde dallanıp budaklanmak yerine, çoğu zaman Kur’an’ı belirli kabullere, rivayet ve geleneksel adetlere tabi kılarak ilerlemiş olması, hemen her hukuk alanında ciddi sorunlar üretmiştir. Bu sorunların ayıklanması ve yeniden düşünülmesi başlı başına uzun soluklu bir iştir. Bu noktaya gelip de “mesele bitmiştir” diyenin, en hafif ifadeyle aceleci davrandığı söylenebilir.
Unutulmamalıdır ki Kur’an, yalnızca bireysel ahlakı değil, bütün toplumsal hayatı ve hukuku düzenleyici bir metin olarak nazil olmuştur. Bu sebeple burada ortaya konulan çerçevenin, yeni sorulara, yeni bağlantılara ve yeni tartışma başlıklarına kapı aralaması kaçınılmazdır. Ancak şu ilke de sürekli hatırda tutulmalıdır: Kur’an’daki pek çok hukukî düzenleme, taraflar arasında karşılıklı rıza ve anlaşma bulunduğu sürece fiilen devreye girmez. Bu, haşa Allah’ın ayetlerinin hükümsüz olduğu anlamına gelmez. Aksine hukuk dediğimiz şey, genellikle tarafların uzlaşamadığı, ihtilafa düştüğü ve davalaştığı durumlar esas alınarak vazedilir. Karşılıklı anlayışın, merhametin, rızanın ve sulhun hakim olduğu bir zeminde hukuk büyük oranda arka planda kalır.
Dolayısıyla “uzaklaştırın” manasını verirken, ideal evlilik ilişkilerini, yüksek ahlak örneklerini veya kişilerin özel şartlarını esas alarak konuşmuyoruz. Hukuk, genel durumları ve ihtilaf ihtimalini dikkate alır; en kötü senaryoya göre çerçeve çizer. Karşılıklı rıza ve anlaşmanın bulunduğu bir ortamda evlilik hukuku, boşanma hukuku, miras hukuku ya da velayet hukuku, birkaç temel prensibin ötesinde belirleyici bir rol oynamaz. Kamu otoritesi de zaten, ancak tarafların rızası dışında kalan alanlara müdahil olur.
Bu sebeple Nisa 34 gibi ayetleri değerlendirirken, ayetin bu büyük hukuk düzeni içindeki yerini, işlevini ve sınırlarını göz önünde bulundurmak elzemdir. Aksi halde tek bir ayet üzerinden, bütün bir sistemi sırtlamaya bizim gücümüzün yetmediğini itiraf etmek zorundayız.
K-Erkeğin Nüşuzu nedir?
وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا اَوْ اِعْرَاضًا فَلَا جُنَاحَ عَلَیْهِمَٓا اَنْ یُصْلِحَا بَیْنَهُمَا صُلْحًاؕ وَالصُّلْحُ خَیْرٌؕ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّؕ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖیرًا ﴿١٢٨﴾
Eğer bir kadın kocasından (ba’l) gelen bir nüşuz veya yüzçevirmeden endişe ettiyse, ikisinin arasına tam bir sulh sağlanmasında bir günah yoktur. Sulh en hayırlıdır. Nefisler kıskançlık ve bencilliğe hazırdır (meyillidir). Eğer iyilik eder ve sakınırsanız…Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan tümüyle haberdardır. (Nisa, 128)
Erkeğin nüşuzu, evlilikte kendisine yüklenen sorumluluklardan bilinçli biçimde geri durması, evlilik akdine aykırı hareket etmesi, eşine karşı ilgisizleşmesi, yüz çevirmesi ve evliliği fiilen askıda bırakan bir tutum sergilemesidir. Bu durum, erkeğin ne evliliği hakkıyla sürdürmesi ne de adil bir şekilde sonlandırması halinde ortaya çıkar. Kur’an bu tür bir nüşûz karşısında kadına boşanma talebinde bulunma hakkı tanımış, tarafların uzlaşmayı tercih etmeleri halinde ise bunun günah olmadığını açıkça ifade etmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de “zevc” yerine “ba’l” kelimesinin kullanılmasıdır. Bu hukuken koca demektir. Sadece nikah bağıyla bağlı olmayı ifade eden bir kelimedir. Halbuki zevc/eş kelimesi nikahla birlikte her türlü uyumu, cinsellik de dahil ifade eden bir kelimedir. Kuran’ın kelimeleri tercih ederken bu ince ifadeleri birbirinden ayırması ayrı bir çalışma konusudur.
Ancak bu ayette yine dikkat edilirse kadının korku/endişesi dile getirilmiştir. Çünkü ayette nüşuzun erkek tarafından daha ziyade endişeye sebep teşkil edecek iğrad yani yüz çevirme kısmı zikredilmiştir. Çünkü eşler arasında münasebette kadının yüz çevirmesi hemen ve anında bilinebilir bir şeyken, erkeğin yüz çevirmesi zamana ve tahminler, önsezi ve zan ile başlar. Konuyu cinsel hayatın detaylarına fazlaca sokmadan şunu belirtmekle yetinelim, cinsel hayatta yaklaşan taraf erkektir. Bu Kuran’ın başka ifadelerinde rastlanan bir husustur. Dolayısıyla yaklaşan taraf doğal olarak erkek olduğu ve olması gerektiği için kadının buna karşı tavrı hemen belli olurken, yaklaşmayan erkeğin bu tavrı ve sebepleri kadın tarafından düşünülecek, endişe edilmeye konu olabilecek türdendir. Kadın, erkeğin bilinçli bir şekilde yüz çevirmesi durumunda, önce içinde şüpheler doğmaya başlayacak, sonra endişelerin artmasına sebep olacaktır. Konunun etraflıca ifade edilmesinden doğabilecek sıkıntılar sebebiyle kısa tutacağız ancak Allah teala meseleyi o kadar veciz ve dili/uslubu temiz bir şekilde ifade etmiştir ki konu hakkında derin bir şekilde tefekkür edilmesi gerekmektedir.
Nisa 128. ayet, erkeğin nüşuzu durumunda kadına haklı bir boşanma zemini tanımaktadır. Bu ayetle birlikte, boşanma yetkisinin yalnızca erkeğe ait olduğu yönündeki yaygın kabullerin Kur’ani bir temele dayanmadığı açıkça görülür. Zira erkeğin evlilik yükümlülüklerini ihlal etmesi, yani nüşuz göstermesi halinde, kadın için evliliği sona erdirme hakkı doğar. Bu, keyfi bir ayrılık değil, hukuken ve ahlaken meşru bir “haklı boşanma”dır.
Ancak ayet burada dikkat çekici bir denge kurar. Kadına bu hak tanındıktan daha doğrusu tanındığını belli edecek, açığa çıkaracak şekilde olsun diye, bu ifadeden hemen sonra, tarafların uzlaşmayı tercih etmeleri halinde bunun da meşru olduğu vurgulanır. “Aralarında sulh yapmalarında ikisine de bir günah yoktur.” Bu ayet az sözle çok şey anlatma sanatının ve türünün harikulade örneklerinden biridir. Bu ifade, boşanma hakkının ortadan kaldırılması değil, bilakis bu hakkın varlığı korunarak, uzlaşmanın gönüllü bir seçenek olarak açık bırakılmasıdır. Yani kadın, haklı olduğu bir durumda dahi evliliği sürdürmeyi tercih edebilir; bu tercih, bir zorunluluk değil, iradi bir fedakarlıktır.
Burada “günah yoktur” denilmesi son derece anlamlıdır. Zira normal şartlarda, haklı olduğu bir durumda hakkından vazgeçmek, haksızlığı meşrulaştırmak gibi algılanabilirdi. Ayet, tam da bu tereddüdü giderir ve şunu söyler: Erkek suçlu olduğu halde kadın uzlaşmayı tercih ederse, bu ne kendisi için bir günah doğurur, ne de erkeğin suçunu örtme anlamına gelir. Bu, evliliğin korunmasına yönelik bilinçli ve meşru bir tercihtir.
Dolayısıyla Nisa 128, kadına boşama yetkisi tanırken, bu yetkinin nasıl ve hangi ahlaki çerçevede kullanılacağını da gösterir. Boşanma mümkündür, uzlaşma da mümkündür; fakat her iki durumda da belirleyici olan, kadının iradesi ve hakkaniyet ilkesidir.
L-"Vadribuhunne" İfadesinin Benzer Lafızlardan Farkı ve Neden Tercih Edildiği
Nisa Suresi 34’de kullanılan "vadribuhunne" ifadesinde yer alan "darabe" fiili, uzaklaştırma veya mesafelenme anlamında kullanılan diğer alternatif kelimelere göre daha uygun ve kapsamlı bir anlam taşır. Bu ifade ayetin ruhuna ve Kur’an’ın genel ilkelerine en uygun seçenektir. Şimdi, bu ifadenin yerine kullanılabilecek diğer lafızların farklarını ve neden onlar yerine bu kelimenin tercih edildiğini inceleyelim. Bu aynı zamanda darabe’nin (uzaklaşma ve geçici ayrılığın) ne olmadığını göstermek bakımından da önemlidir.
1. "Eb'idu" (أبعدوا) – Uzaklaştırın
Ayette şöyle olsaydı;
"فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وابْعِدُوهُنَّ"
("Onlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve onları uzaklaştırın.")
Neden tercih edilmedi?
“Ebʿidû” fiilinin çağrıştırdığı zorlayıcı ve kalıcı ayrılık ihtimali, ayetin geçici ve düzenleyici bir çözüm süreci öngören yapısıyla bağdaşmaz. Ayrıca bu fiil, uzaklaştırma eylemini tek taraflı ve tek yönlü bir tasarruf olarak kurar. Oysa “darabe” fiili, ayrışmayı yalnızca bir tarafın sürülmesi şeklinde değil; ortak hayatın fiilen askıya alınması şeklinde ifade eder. Bu da, şartlara göre kadının ehline dönmesi, erkeğin evden ayrılması yahut tarafların fiilen ayrı yaşamaya başlaması gibi ihtimallerin tamamını kapsayan bir anlam alanı oluşturur. Başka bir ifadeyle “darabe”, mesafeyi tek taraflı bir zorlamaya değil, bağlamın ve şartların belirlediği bir ayrışmaya bırakır. Darabe de uzaklaştırma manasındaki ayrılma, “eb’idu” fiilinde yoktur.
Ayrıca “ebʿidû” emri kullanılmış olsaydı, bu fiilin doğası gereği “yakının zıddı” olan mekânsal bir uzaklık zorunlu olarak devreye girecekti. Yani mesafenin belirgin, ölçülebilir ve hissedilir biçimde artırılması anlamı doğacaktı. Oysa “darabe” fiilinde böyle bir zorunluluk yoktur. Darabe, ayrışmayı mutlaka coğrafi veya fiziksel olarak uzak bir mekana sevk etmeyi gerektirmez. Kadının geçici olarak geniş aileye ev sahipliği yapan bir konağın, başka bir bölümüne veya aynı bina içinde —örneğin bir üst kata— geçmesi dahi bu anlam alanının içinde kalır. Bu yönüyle darabe, mesafeyi kilometreyle değil; temas ve birliktelik düzeyiyle tanımlar.
2. "Utruhu" (اطرحوا) – Kovun
Ayette şöyle olsaydı;
"فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاطرحوهُنَّ"
("Onlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve onları kovun.")
Neden tercih edilmedi?
"Utruhu," kadının zorla evden çıkarılmasını veya kovulmasını ifade eder. Bu, Kur'an'ın aile içi sorunların onurlu bir şekilde çözülmesini teşvik eden mesajıyla çelişir. Utruhu kovmak, defetmek, istenmeyen bir şeyi rastgele bir şekilde savurmak demektir. Tabiri caizse kadını kolundan tutup sokağa atmak demektir. Bu kelimede ayetteki ifade edilen maksattan ne kadar uzak olduğu açıklamaya gerek bırakmamaktadır.
3. "E'azilu" (اعزلوا) – Tecrit Edin
Ayette şöyle olsaydı;
"فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ واعزلوهُنَّ"
("Onlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve onları tecrit edin.")
Neden tercih edilmedi?
"E'azilu," bir kişiyi tamamen tecrit etmek, sosyal bağlarını kesmek anlamı taşır. Bu ifade, evlilikte bir sorun çözme yöntemi olarak önerilen geçici ayrılıktan ziyade daha kalıcı bir kopuşu ifade ettiği insanlık onuruna ve haklarına aykırıdır.
"Darabe" fiili ise böyle bir sert ayrılığı değil, geçici bir mesafe koymayı, ayrılığı ve sorunların yeniden gözden geçirilmesini ifade eder.
4. "Uhrucu" (أخرجوا) – Çıkarın
Ayette şöyle olsaydı;
"فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ واخرجوهُنَّ"
("Onlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve onları çıkarın.")
Neden tercih edilmedi?
"Uhrucu," kadının evden çıkarılmasını ifade eder ve bu, Talak Suresi’nde açıkça yasaklanmıştır:
"Onları evlerinden çıkarmayın ve kendileri de çıkmasınlar, ancak apaçık bir fahşa getirmeleri hariç." (Talak 65:1).
Talak 1. Ayette boşanma kararı alınmışken bile bu yasaklanmışken, henüz boşanmaya dönük herhangi bir karar verilmemişken, kadının zorla çıkarılması diye bir şey olamaz. Talak 1. Ayette çıkarma ancak apaçık bir fahşa getirmeleri durumunda söyler. Halbuki nuşuz apaçık bir fahşa değildir veya olmak zorunda değildir. Nuşuzun eşin korku ve endişesi sebebiyle başlayan bir süreçtir. Ortada kanıtlanmış kesin bir şey olmadığı gibi illa fahşa suçu da olması gerekmez. O yüzden burada yine kesin ayrılık manasına gelebilecek uhrucu emri zikredilmemiştir.
Bu ifadede de darabe fiilinin vermek istediği mesajdan uzaktır.
5. "Ehcuru" (اهجروا) – Uzak Durun
Ayette şöyle olsaydı;
"فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ واهجروهُنَّ"
("Onlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve onlardan uzak durun.")
Neden tercih edilmedi?
Ayette zaten "yataklarda yalnız bırakmak" anlamında "vehcuruhunne" ifadesi geçtiği için, bu lafzın tekrar kullanılması Kur’an’ın veciz üslubuna uygun düşmez.
Ayrıca, "vehcuru" yalnızca psikolojik veya duygusal bir uzaklaşmayı ifade eder, fiziksel mesafeyi veya mekansal ayrılığı net bir şekilde kapsamaz. Halbuki vadribuhunne de kişilerin geçici olarak bir süre ayrı kalmaları tavsiye edilir.
"Darabe" nin Tercih Edilmesinin Diğer Lafızlara Üstünlüğü
Kapsamlılık:
"Darabe," hem kadının (anilbuyut evden) hem de erkeğin (kendinden ankum) uzaklaştırmasını veya mesafelenmesini kapsayan bir ifadedir. Bu, diğer lafızlarda bulunmayan bir özelliktir.Geçicilik:
"Darabe," geçici bir mesafelenmeyi ve durumu yeniden değerlendirmeyi ifade eder. Bu yeni bir aşamaya geçiştir. Bu aşama uzlaşma ve barışma ya da kalıcı ayrılık yani boşanmaya giden süreçtir.Onurlu Çözüm:
"Darabe," tarafların onurunu zedelemeden, barışçıl bir süreç sunar. Zorlayıcı veya sert ifadelerle karşılaştırıldığında, insani ve uzlaşmaya açık bir yaklaşımı temsil eder.Vecizlik:
"Darabe," az bir lafızla çok anlam ifade eder. Diğer lafızlar, bu kapsamlı anlamı taşımakta yetersiz kalır.
Bu nedenlerle, başka hiçbir lafız "darabe" kadar uygun değildir ve Kur’an’ın bu bağlamdaki mesajını en iyi şekilde ifade eder.
Nisa 34. Ayet ve Meali:
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَب۪يرًا
Erkekler, Allah’ın kimini kimine göre daha fazla verdiği şeylerle ve mallarından harcamaları suretiyle kadınlar üzerinde gözeticidir.. Salihat kadınlar da, (Allah’a) boyun eğicidir ve Allah’ın koruduğu şeylerle (emir ve yasaklarıyla) gaybı (her türlü gizlilikleri) muhafaza ederler. Nüşuzun’dan endişe ettiğiniz kadınlara; öğüt verin, (gerekirse) yataklarında yalnız bırakın, (bu da işe yaramazsa) onları uzaklaştırın (geçici ayrılın). Eğer (gönüllü olarak) size itaat ederlerse aleyhlerinde başka bir yol aramayın. Şüphesiz ki Allah çok yüce ve büyüktür. (Nisa,34)
Nisa 35. Ayet ve Meali:
وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَماً مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً
Eğer aralarında kesin bir ayrılıktan (şikak) korkarsanız erkeğin ehlinden bir hakem ve kadının ehlinden bir hakem gönderin. Eğer ikisi uzlaşmak istiyorsa, Allah onları muvaffak eder. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. (Nisa, 35)
SONUÇ:
Kur’an normal şartlarda yetişkin insanların özel hayatına bu denli ayrıntılı biçimde müdahil olmaz. Zira akıl verilmiş, irade verilmiş, sorumluluklar detaylıca izah edilmiştir; esas olan, sorunların taraflar arasında olgunlukla çözülmesidir. Buna rağmen Kur’an’ın bu noktada araya girmesi, meselenin sıradan bir aile içi anlaşmazlık olmadığını; daha derin, daha riskli ve daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir potansiyel taşıdığını göstermektedir. Burada “durun bakalım” diyen ilahi müdahale, keyfi bir düzenleme değil, şiddete varabilecek bir sürecin önünü kesme iradesidir.
Nitekim evlilik içi gerilimler, özellikle tarafların aynı çatı altında kaldığı, duygusal bağların zedelendiği ve sabrın tükendiği durumlarda, kontrolsüz tepkilere açık bir zemindir. Erkek açısından kolay taşınamayacak davranışlar ortaya çıkabilir; kadın da ısrarcı olabilir. İşte tam bu noktada Kur’an, öfkenin yönlendirdiği reflekslere alan açmak yerine, mesafe koymayı, temasın askıya alınmasını ve sürecin soğutulmasını hedefleyen bir yol haritası çizer. Bu harita, kadına dokunmayı değil; aksine kadına dokunulmamasını güvence altına alan bir çerçevedir.
Bu bağlamda Nisâ 34, aile içi şiddeti meşrulaştıran zihniyetin iddia ettiği gibi “dövme” izni veren bir ayet değil; tam tersine, şiddeti sınırlandıran, keyfîliği engelleyen ve erkek öfkesine set çeken bir ayettir. Ayet, erkeğe güç kullanma yetkisi tanımaz; ona ölçü, mesafe ve durma noktaları gösterir. Sorun büyüyorsa, temas kesilir; çözüm varsa, orada durulur; çözüm yoksa, daha ileri gitmenin önü kapatılır. Bu yönüyle ayet, şiddetin kapısını aralayan değil, şiddetin eşiğine bariyer koyan ilahi bir ikazdır.
Dolayısıyla Nisâ 34’ün “dövme ayeti” olarak sunulmakta ancak Kur’an burada erkeğe “vur” dememekte; bilakis “eline sahip ol”, “öfkeni dizginle”, “mesafe koy ama taşkınlığa geçme” deme ayetidir. Eğer bu ayet bugün halâ şiddetin meşrulaştırılmasına alet ediliyorsa, sorun ayette değil; onu bağlamından koparan, dilini zorlayan ve maksadını ters yüz eden okumadadır.
Şüphesiz en doğrusunu Rabbimiz bilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
