Fatiha Suresi Meal ve Tefsiri

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

Ahmet Söğütcü

11/12/202511 min read

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ﴿١﴾


Rahman ve Rahim Allah'ın ismiyle [1]

Besmele Üzerine
Kur’ân’da “isim” kelimesi Allah’a nispetle kullanıldığında, yalnızca O’nun sıfatlarını ifade eder. Örneğin, Esmâü’l-Hüsnâ yani “en güzel isimler” ifadesi, Allah’ın en güzel nitelik ve sıfatları anlamına gelir. Allah Teâlâ, isimleriyle müsemmadır; yani O’nun isimlerinin delâlet ettiği manaların tamamı Allah’ta en yüce şekliyle vardır.

Örneğin
bir insanın adı Mustafa olabilir; bu onun gerçekten “seçilmiş” olduğu anlamına gelmez, sadece ismin lügat manası budur. Fakat Allah’ın isimleri böyle değildir. O’nun isimleri, bizatihi O’nun zatına ait hakiki sıfatları yansıtır.

“İsim” kelimesinin kökü “sîn–mîm–vâv”dır (aynı kökten türeyen semâ ve semâvât gibi). Bu kök, yücelik ve yüksekliği ifade eder. Dolayısıyla kelimenin hem “sözlük” hem de “varlıkları birbirinden ayıran işaret” anlamı, Allah’ın yüceliğini vurgular.

Kur’ân’a Allah’ın isimlerine işaretle başlaması bu açıdan anlamlıdır. Gerek okuyan, gerek dinleyen, gerekse tebliğ eden için bu başlangıç, doğrudan O’nun sıfatlarıyla ilişkilidir. Nitekim hemen ardından zikredilen Rahmân ve Rahîm sıfatları, Allah ile kul arasındaki ilişkinin temelinde rahmetin bulunduğunu göstermektedir. Bu sıfatlar, Allah’ın adeta bir “kartviziti” gibi, O’nu tanımamızda öne çıkan ilk vasıflardır.

Dolayısıyla besmele, her işe O’nun rahmetiyle başlanması gerektiğini öğretir. İnsanın yaptığı her iş, her eylem bu bilinçle şekillenmelidir. Allah Teâlâ, önce rahmet sıfatlarıyla kendisini tanıtmış, ardından zamanla diğer yüce isimlerini de kullarına bildirmiştir.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَۙ ﴿٢﴾

Hamd Alemlerin Rabbi Allaha aittir,[2]

Besmele’de Allah’ın yüceliği ve rahmet sıfatlarıyla başlanması, O’na ait olan tüm üstün niteliklerin kaynağının da yine Allah olduğuna işaret eder. İşte bu yüzden hemen ardından “Hamd Allah içindir” buyrulmuştur.

Türkçede “övme” veya “methetme” anlamına gelen kelimeler, hamd kavramı tam karşılamaz. Çünkü hamd, yalnızca övgü değil, övgüye gerçekten lâyık olan sıfatları dile getirmek demektir. Örneğin bir insan için “cömerttir” denildiğinde, eğer o gerçekten cömertse bu bir hamd olur. Ama gerçekte bu sıfata sahip değilse, yapılan şey sadece medih (övgü) olur, hamd olmaz.

Dolayısıyla hamd, birini yapmadığı şeylerle övüp “pohpohlamak” değil, hakikati ortaya koymak, layık olunan üstün sıfatları teslim etmek demektir. Allah’a hamd etmek de, O’nun her şeyi bilen, her şeyi gören, yaratan, yaptığını en güzel yapan gibi yüce sıfatlarını ikrar etmek, kabul etmek yani gerçeği ifade etmektir. Bunu yapmamak ise nankörlük (küfür) ve hakikati örtmek anlamına gelir.

Fâtiha’da, “Hamd Allah içindir” ifadesi bu sebeple gelmiştir. Çünkü bütün güzelliklerin, yüceliklerin ve kemâlin gerçek sahibi yalnızca Allah’tır. Âyetin devamında O’nun “Âlemlerin Rabbi”, “Rahmân ve Rahîm” ve “Hesap gününün sahibi” olduğu zikredilerek, hamdin neden sadece Allah’a mahsus olduğu açıklanmıştır.

O, bütün âlemlerin Rabbidir: Yaratan, düzen kuran, koruyan ve terbiye eden,

O, Rahmân ve Rahîm’dir: Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişki rahmet temeli üzerine kuruludur.

O, hesap gününün sahibidir: Yalnız yaratmakla kalmaz, aynı zamanda nihai hükmü veren, hesabı gören ve adaleti gerçekleştiren tek otoritedir.

Böylece “Hamd Allah’a aittir” sözü, sadece soyut bir ifade olmaktan çıkmış, hemen ardından gelen sıfatlarla temellendirilmiştir. Yani âyet, hamdin kime ait olması gerektiğini delilleriyle ortaya koymakta ve en mükemmel hamdi de yine bizzat kendi ifadesiyle Allah’ın kendisi yapmaktadır.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِۙ ﴿٣﴾

Rahman ve Rahimdir, [3]

Rahmân kelimesi fa‘lān veznindedir. Bu vezin, genellikle bir sıfatın çokluk, taşkınlık ve süreklilik ifade ettiğini gösterir. Dolayısıyla Rahmân, Allah’ın merhametinin sınırsız, engin ve sürekli bir şekilde tecelli ettiğini anlatır. Allah Teâlâ, rahmetinin bir yansıması olarak bütün kullarına sayısız lütuf ve ihsanla muamele eder. İman eden–etmeyen, itaat eden–etmeyen herkesin varlığı ve hayatı, bu rahmetin bir sonucudur. O’nun Rahmân oluşu, bütün âlemleri kuşatan bir rahmettir.

Rahîm kelimesi ise fe‘īl veznindedir. Bu vezin, daha çok kalıcı ve zatî sıfatları ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla Rahîm, Allah’ın özünde sürekli mevcut olan, hiç eksilmeyen, yok olmayan merhametini gösterir. Bu sıfat, özellikle Allah’ın mü’min kullarına ahirette tecelli edecek rahmetini de hatırlatır.

Bu iki isim yan yana zikredilerek Allah’ın rahmetinin iki boyutu bize tanıtılmış olur:

Rahmân: Allah’ın bütün varlıklara yönelik engin, kuşatıcı ve sürekli rahmeti.

Rahîm: Allah’ın zatına ait, hiç bitmeyen, özellikle iman eden kullarına yönelen özel rahmeti.

Böylece kul, Allah ile ilişkisinin temelinde O’nun rahmetini görür. İbadet, dua, kulluk ve bütün bir hayat bu rahmet bilinci üzerine kurulur.


مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِؕ ﴿٤)

Din gününün sahibidir. [4]

“Din” kelimesi sözlükte borç, karşılık, yükümlülük gibi anlamlara gelir. Buna göre “Din Günü”, insanın dünyada üstlendiği sorumlulukların ve yükümlülüklerin karşılığını göreceği, hesabının görüleceği gündür.

Ancak “din” kelimesinin burada terim anlamı da düşünülebilir. Din, en genel tanımıyla insanın değerler sistemini, hayat tarzını ve dünya görüşünü belirleyen üst yapıdır. Bu açıdan bakıldığında “Din Günü”, insanın bağlandığı değerler sisteminin doğruluğunun ve bu sisteme karşı sadakatinin ölçüleceği gün demektir.

Kur’ân’da Bedir savaşı için “Yevmu’l-Furkān” (furkan günü) denilmesi bunun bir örneğidir. O gün hak ile bâtıl karşı karşıya gelmiş, saflar en açık şekilde ortaya çıkmıştır. İşte “Din Günü” de, hak din ile batıl yolların, sahih değer sistemi ile sahte değerlerin en net biçimde ayrıldığı gündür.

Bu yönüyle “Yevmiddîn”, sadece bireysel sorumlulukların hesabının görüleceği gün değildir; aynı zamanda insanın hangi değerler sistemine bağlı olduğu, buna ne ölçüde sadık kaldığı ve bunun hakikate uygun olup olmadığı da açığa çıkacaktır.

Kur’ân’da geçen Yevmu’l-Hisâb ifadesi, daha çok “hesap günü” anlamını taşır. Yevmiddîn ise bundan daha kapsamlıdır. Çünkü hangi inanca sahip olursa olsun –hatta hiçbir dine inanmayanlar bile– her insan fiilen bir değerler sistemine bağlıdır. O gün herkes, dünyada bağlandığı değerler sistemi üzerinden ve Allah’ın insanlar için gönderdiği hak din ölçüsünde yargılanacaktır.

Dolayısıyla Fâtiha’da “Din Gününün Sahibi” ifadesiyle, bütün otoritelerin üzerinde mutlak otorite olan Allah hatırlatılır. İnsan, dünyada dilediği sistemi seçmiş olabilir; fakat hesap gününde tek geçerli ölçü, Allah’ın sistemi olacaktır.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُۜ ﴿٥﴾

Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. [5]

Fâtiha’nın önceki âyetlerinde Allah’ın yücelikleri, kudreti ve övülmeye lâyık bütün sıfatlarına işaret ve örnekler vardı. Besmele ile başlayan bu itiraf, kulda bir bilinç doğurur: Övgülerin kaynağı, âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan, din gününün sahibi Allah’tır. Bu gerçeği idrak eden mü’min, artık O’nun karşısında “muhatab” konumunda olduğunu fark eder. Kullar O'nun huzurundadır...

Bu yüzden sûre bu âyette, üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçiş yapar. Önce Allah’tan “O” diye bahsedilirken, burada doğrudan “Sen” hitabı başlar. Aynı zamanda tekil zamirden çoğul zamire bir dönüş vardır: Kulluk “ben” değil “biz” diye ifade edilir. Bu, hem kulluğun ortak bir sorumluluk olduğunu hem de ibadetin yalnızca Allah’a değil, aynı zamanda herkesin huzurunda açıkça ilan edilen bir bağlılık olduğunu gösterir.

Normalde “Bütün bu sıfatları bilen ve itiraf edenler, şimdi şöyle desinler” denilebilirdi. Fakat Kur’ân böyle bir geçiş ifadesine yer vermeden, akışı kendiliğinden doğal bir şekilde devam ettirir. Bu da Kur’ân’ın üslûbundaki muhteşem güzelliklerinden biridir.

Bu noktada “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” ifadesi olağanüstü bir uyumla gelmiştir. Çünkü bütün övgülerin ve kudretin Allah’a ait olduğu bilindikten sonra, kul artık hiçbir aracıya ihtiyaç olmadan doğrudan Allah’a yönelir. O, duaları işiten, icabet eden, kullarını her an gören ve onların yardımına yetişendir.

Burada kullanılan ifade de özellikle dikkat çekicidir. Eğer “Na‘buduke ve nesta‘înuke” (sana kulluk eder, senden yardım dileriz) denilseydi, bu sadece bir haber olurdu ve tahsis/özgü kılma anlamı kaybolurdu. Fakat âyet “iyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în” şeklinde gelerek, yalnız sana, sadece senden vurgusunu yapar. Bu, Allah’tan başka bütün sahte ilahları, aracılar olarak görülen putları, evliya, şeyh, gavs veya kutup gibi isimler altında ne olursa olsun, Allah’ın yanına eklenen bütün sahte dayanakları dışarıda bırakır.

Bu ifade, tevhidin özlü bir beyanı ve kulun Rabbi ile yaptığı bir ahid gibidir:

Kulluk sadece Allah’adır.

Yardım sadece O’ndan dilenir.

İşte Fâtiha’nın bu âyeti, mü’minin kalbinde oluşan tevhid bilincinin en yalın ve en güçlü ifadesidir.

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَۙ ﴿٦﴾

Bize o dosdoğru yolda rehberlik et! [6]

Hedâ fiili, aslında bir mef‘ule müteaddidir; yani harf-i cersiz olarak bir nesne alır. İkinci mef‘ulünü ise genellikle “ilâ” edatıyla alır. Nitekim Kur’ân’da birçok yerde sırât kelimesi, hedâ fiilinin mef‘ulu olarak ilâ harfiyle birlikte zikredilir.

Ancak Fâtiha 6, Nisâ 68, Nisâ 175, Sâffât 118, Fetih 2 ve Fetih 20 gibi ayetlerde sırât kelimesi harfi cersiz gelmiştir. Bu fark, şu şekilde açıklanabilir:

Harfi cersiz kullanıldığında, sırât kelimesi mef‘ul değil, zarf konumunda olur. Bu durumda anlam “bizi dosdoğru yola ilet” değil, “bize dosdoğru yolda rehberlik et” şeklindedir. Yani burada istenen, yolun üzerine çıkmak değil, yolun üzerinde yürürken rehberlik ve kılavuzluktur.

“İlâ” ile birlikte kullanıldığında ise, anlam “henüz bu yolda olmayanları oraya ulaştırmak” veya resuller ve müminler için olduğunda geçmişlerine itibarla “sırata ulaştırılma”yı ifade eder. Çünkü hiç kimse doğuştan dosdoğru yol üzerinde değildir; herkes sonradan bu yola girer veya Allah tarafından ulaştırılır.

Fâtiha 5. âyette tevhid inancını özlü biçimde dile getiren muvahhidler, zaten dosdoğru yola girmiş kimselerdir. Onların talebi, artık o yolda daim olmak, sarsılmadan yürümek, sonuca ulaşmak içindir. Buradaki “ihdinâ” talebi, işte bu sebeple “yolun üzerinde rehberlik et, kılavuzluk yap” anlamına gelir.

Çünkü bu yol, sadece başlangıçla bitmez; üzerinde yürümek sabır, azim, dikkat ve irade ister. Nice saptırıcı, bulandırıcı etkenlere karşı uyanık olmayı gerektirir. Bu yol daha önce birçoklarının yürüdüğü, kendisine nimet verilenlerin hedefe ulaştığı yoldur. Fakat tarih boyunca pek çok kişi de yoldan çıkarak gazaba uğramış veya sapıklığa düşmüştür.

Bu sebeple müminler, “Bize nimet verdiklerinin yolunda rehberlik et” diyerek dua ederler. Çünkü en büyük korkuları, yolda dökülmek, sapmak, Allah’ın gazabına uğramaktır. Bu bilinçle Rabblerinden yardım talep ederler.


صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّٖينَ ﴿٧﴾

Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu(nda), gazaba uğrayan ve sapkınların dışındaki kimselerin (yolunda) [7]

Gayr kelimesinin irabı hakkında 3 ihtimal bulunmakta ve 4 farklı mana ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Birincisi, gayr kelimesinin ellezine ismi mevsulune sıfat olması, ikincisi ellezine ismi mevsulüne bedel olması ve son olarak da sıla cümlesinde aleyhim ifadesindeki him/hum zamirine bedel olması. Biz yukarıdaki meali ikinci görüşe uygun olarak verdik. Ancak diğer manalar da ihtimal dahilinde olup belki de ayet tüm bu anlamları kuşatacak şekilde, kapsayacak şekildedir.

Öncelikle sıfat bahsini inceleyelim çünkü "gayri" sıfat kabul edilirse burada iki mana ihtimali çıkmaktadır.

a) "Gazaba uğramayan ve sapık olmayan, kendilerine nimet verilen kimselerin yolu"

(Gazaba uğrayanlar ve sapıklar başkalarını işaret etmemekte, zamirler kendilerine nimet verilen kimselere olumsuzluk yapılarak dönmekte yani kendileri bu vasıflara sahip olmayan kişilerin niteliği ifade edilmektedir)

b)"Gazaba uğrayan olmayan ve sapık olmayan, kendilerine nimet verilen kimselerin yolu"

(Gazaba uğrayan ve sapıklar ayrı birileri, bunlarla kastedilen cins isim de olabilir yani bu vasıflara sahip her kim varsa (örneğin yahudi ve hristiyanlar ama onlarla sınırlı değil), ancak kendilerine nimet verilenler bunların haricinde tutularak nitelenmekte.)

Gayri kelimesinin Bedel olması:

Bedel önceki ifadelerden anlaşılanı daha fazla netleştiren, bedel olduğu kelimenin yerine geçen ifadedir.

Yani tıpkı "ihdinas sıratal mustakim" denildikten sonra bu ifadeye bedel olarak "sırata llezine..." denilmesi gibi. Yani takdiren ifade aslında şöyledir

İhdina ssiratal llezine enamte alehim= ihdinas siratalmustakim

"Bize kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolunda rehberlik et. "

Şimdi bu takdirdeki ifadenin ellezine kısmına gayri lmagdubi aleyhim ve la ddallin ifadesini bedel yapmak demek takdiren şunu demektir.

İhdina ssırata gayri lmagdubi alehim ve la dallin.

"Bize, gazaba uğrayan ve sapkınların dışındaki/öyle olmayanların yolunda rehberlik et."

Son olarak gayr kelimesinin "aleyhim" deki hum zamirine bedel olma ihtimaline gelirsek;

Burada takdiren cümle ve ismi mevsule ait sıla cümlesi şu şekilde olur.

Ihdina ssiratallezine enamte ala gayri magdubi aleyhim ve la dallin.

"Bize, gazaba uğrayan ve sapkınların dışındaki nimet verdiklerinin yolunda rehberlik et. "

Bu durumda tekrar özetlersek:

Sıfat olursa 2 mana ihtimali şudur :

1) "Gazaba uğramayan ve sapık olmayan, kendilerine nimet verilen kimselerin yolu(nda)"

2)"Gazaba uğrayan olmayan ve sapık olmayan, kendilerine nimet verilen kimselerin yolu(nda)."

Gayri kelimesi ellezineye bedel olursa verdiğimiz mealdeki gibi :

3- "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu(nda), gazaba uğrayan ve sapkınların dışındaki kimselerin (yolunda)"

Gayri kelimesi "aleyhim" deki hum zamirine bedel olursa;

4- "Gazaba uğrayan ve sapkınların dışındaki nimet verdiklerinin yolu(nda)"

Tüm bu olasılıklar mümkün olsa da maalesef diyanetin ve pek çok mealin verdiği aşağıdaki meal ve benzerleri hatalıdır.

"(6-7) Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil."

Bu anlam Türkçede bizi doğru yola kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet ama/fakat gazaba uğrayanların ve sapkınların yoluna gelince ona iletme, onların yoluna bizi ulaştırma şeklinde olumsuz bir talep varmış gibi ifade edilmiştir. Bu hem mana yönünden sorunlu, hem de gramer olarak da mümkün değildir. Diyanet ve pek çok mealin verdiğin mananın olabilmesi için ayetin "ve la sırata lmagdubi aleyhim ve la ddalllin", şeklinde olması gerekirdi. Halbuki ayette gazaba uğrayanların ve sapkınların sıratından bahsedilmiyor.

Zaten onların sıratı olamaz çünkü "Sırat" büyük yol ve geniş bir cadde manasına gelir. Kafirlerin ise belli bir yolu yoktur, sürekli rota değiştirirler, her biri ayrı yollarda giderler ve onların istikametleri, belli bir güzergahları yoktur. Her biri farklı yollar tutturmuş gider ve bunlar da devamlı değişir. Çünkü çelişkisiz ve düzenli bir istikameti ancak İslam sağlayabilir.

Rabbimiz bizleri sıratıl müstakim üzere kılsın...

A close-up photo of an open Quran with softly glowing light illuminating the pages.
A close-up photo of an open Quran with softly glowing light illuminating the pages.

Kuran ışığında